İnsanlar yaşamı asla mutluluğa indirgemezler, çünkü mutluluğa indirgenmiş bir yaşam, yoksul geçirilmiş bir ömürdür. Yaşamı mutluluğa indirgeyenler de ruhsal açıdan yoksul kimselerdir. Ruh bütünlüğünü kazanmış olanlar, yaşamı acısıyla, mutluluğuyla, ihanetiyle çirkinliğiyle kabul edenlerdir. Onlar ki kaybetme sanatını öğrenmişlerdir, bu yüzden yaşama katlanabilme yeteneğini geliştirmişlerdir.
Cesaretin en büyük düşmanı zehir, soğukkanlılığın ki ise hırs.
Bunlar ateş ve buz gibidirler. Birbirlerini yok ederler. Çok cesur adam gördüm, ama inan bana hiç biri yeterince akıllı değildi. Akıllıların çoğu ise cesaretin aptallık olduğunu düşünüyordu. Çevremde pek çok hırslı insan ama hemen hepsi, onları isteklerine ulaştıracak olan asıl özellikten sabırdan, serinkanlılıktan yoksundular. Serinkanlı olanlar ise hırslı olamayacak kadar uyuşuk ve tembeldiler.
İşte mucizeler böyledir, dedim kendi kendime, hepsi yanılsamadan ibarettir. Bir an gözümüzü boyarlar, su birikintilerini pırlanta, delik deşik sokağımızı cennet yolu sanırız. Çocukluğumuzdan kalan o masum şaşkınlık duygusunu tatmaya başlarız; heyecanlanır, merak duyar, farkına varmadan yaşama bağlanırız, ama bu uzun sürmez, gerçek kısa sürede ortaya çıkar ve mucize diye bir şey olmadığını, bunun bir yanılsama olduğunu anlarız. Eski karanlık sokak, kirli su birikintileri önümüze serilir. Şaşkınlığımız, heyecanımız, merakımız kaybolur. Burada tek mutlu olan mantığımızdır; alışkın olduğu duruma yeniden dönülmüş, işler yoluna girmiştir. Korkulacak, kaygı duyulacak, çözümlenecek bir olay yoktur. Yaşam normal akışına dönmüştür.