Sadece bir defa seninle konuşmak zorundaydım - ondan sonra yine dilsiz olarak karanlığıma geri döneceğim, yanında hep dilsiz kaldığım gibi. Ama sen, ben yaşadığım sürece bu çığlığı duyamayacaksın -ancak öldüğüm takdirde bu benden kalan sana ulaşacak, benden, yani seni herkesten çok sevmiş, ama senin tarafından hiç tanınmamış olandan, hep seni beklemiş, ama senin tarafından hiç çağırılmamış olandan kalan bir miras. Belki de, evet belki de ancak o zaman çağıracaksın, ve ben de ilk defa sana karşı sadakatsiz olacağım, çünkü ölmüşken artık seni duyamam...
Omuzlarımdan tuttun: “İyi olan şey unutulmaz, seni unutmayacağım,” dedin ve bu arada bakışların bütünüyle içime indi, sanki resmimi hafızana çizmek ister gibiydin. Ve bu bakışların içime girdiğini, araştırırcasına, hissedercesine, bütün benliğimi kuşatırcasına içime girdiğini hissettiğimde, sonunda, en sonunda körlüğün duvarlarının yıkıldığını sandım.
... bir tel gibi gergindim ve varlığının ona her dokunuşuyla tınlıyordum. Hep senin etrafındaydım, hep gergin ve hareketliydim; ama sen beni ancak cebinde taşıdığın ve karanlıkta sabırla senin saatlerini sayıp ölçen, yollarında sana duyulmayan nabız atışlarıyla eşlik eden ve senin acele bakışlarının saniyelerin tik taklarının ancak milyonda birinde yöneldiği saatin yayının gerginliğini hissettiğin kadar hissedebiliyordun.
... bana gelince, benim içimi dökebileceğim kimse yoktu, kimse bana bir şey öğretmiş ve beni uyarmış değildi, deneyimsizdim ve her şeyden habersizdim: kendimi kaderime bir uçuruma atlarcasına teslim ettim.