"Başını kaldırdı, kendisine bu kadar acı çektiren sebebi arıyormuşçasına, etrafına bakındı." Fakat Emma'nın etrafında ne yazık ki ayna bulunmuyordu. Suçlu kendisi ya da Flaubert'in tabiriyle tabiatı değil miydi?
Peki bu tabiat nasıl oluşmuştu, gerçekten de Flaubert'in yazdığı gibi yaratılıştan mı geliyordu? Bunun için Emma'nın gençliğinde kendisini nasıl yetiştirdiğine bakmak gerek: Gençliğinde bulunduğu dinî okuldan gizli okuduğu, kendisini hastalıklı bir hayal dünyasına sevk eden aşk, sevgili, sevdalı, yağız atlı, beyaz sorguçlu süvari kitapları ve kemerine ipek kese takmış bir kızı kucaklayan kısa mantolu bir delikanlı, sarışın İngiliz hanımları resimleri...
Bu hayal dünyasının ne kadar hastalıklı olduğunu annesinin ölümünde anlıyoruz:
"Emma, solgun, hazin ruhlu insanların hayallerinde özene bezene kurdukları hâle, bayağı kimselerin hiçbir zaman varamayacağı o hâle, böyle bir hamlede erebilmiş olduğuna içinden pek seviniyordu."
Davranışlarımızı Flaubert'in yazdığı gibi yaratılışımıza ve kaderimize değil kendimizi neye maruz bıraktığımıza, vicdanımıza ve aklımıza yüklemeliyiz.
Bunun bir örneği babasının onca baskısına ve çocuk yetiştirmekten bi' haber olmasına rağmen mütevazı, çoğu zaman sakin, sadık ve aynı zamanda Emma'nın aradığı huzuru içinde bulan -en azından son ana kadar öyle gösteren- yani kısaca Emma'nın tam tersi bir kişiliğe sahip olan Charles Bovary.
Emma hayalperestliğiyle bu hayat için uygun değildi belki de, bu yüzden yaşamdan göçe her yaklaştığında -kendisi bu huzuru dine bağlasa da- ölümden huzur buluyordu. Charles ise gerçekçiliğiyle tam olarak bu hayat için bir insandı ve huzursuz ayrıldı bu yaşamdan. Yaşamında gerçekten destekleyici birine sahip olsa acaba nasıl olurdu? Bu taraftan bakıldığında apayrı bakımlardan birbirlerinin