• “Sokak lambalarının ışığı hafifçe kırılıyor, olduğundan farklı görünüyor bir an her şey, uzaklar yakınmış gibi, önceden mümkün olmayan artık mümkünmüş gibi.”
  • "Litost, başka dillere çevrilmesi olanaksız Çekçe bir sözcüktür. Adamakıllı açılmış bir akordeon gibi sonsuz bir duyguyu, başka birçok duyguların bileşimi olan bir duyguyu anlatır: hüzün, acıma, pişmanlık ve özlem. Bu sözcük olmadan insan ruhunun anlaşabileceğini düşünmekte zorluk çekiyorum."

    Benim için bu kitabın en büyük anlamı 'litost' sözcüğü ile tanışmaktır. Kitap, yedi öyküden oluşmaktadır ve farklı gibi gözükse de her biri birbirinin tamamlayıcısı şeklinde diyebiliriz. Kundera kitaplarında alışık olduğumuz üzere, karakterlerin adları ve geçmişleri farklı olsa dahi, düşünceleri, güdüleri, istekleri, ilişkilerdeki tutumları benzerdir. Bunun nedeni de yukarıda geçtiği gibi "litost" kavramı ve insan ruhunun anlaşılmasıdır.


    "Litost, içimizdeki zavallılığın birden ortaya çıkmasından doğan bir acılı durumdur."

    'Litost'u örneklemek gerekirse, mesela hoşlandığı kızın yanında yüzme bilmediği ortaya çıkan erkeğin durumu veya öğretmeninin öğretmeye çalıştığını yapamayan öğrencinin durumunu gözümüzün önüne getirebiliriz. Bu tür acınası durumlar, insanlar tarafından anlaşılabilir elbette ama bunun kişinin içinde yarattığı durum, ne kadar anlaşılmış olsa bile yaralayıcıdır. İşte buna dilimizde daha çok 'eziklik' olarak görülebilir ama bu çirkin sözcük durumu tam da açıklayamaz. Bunun için 'litost' daha iyi bir ifade biçimi. Sadece bunu anlamak için bile bu kitabı okumaya değer.


    Kundera, bu kitabı Fransa'ya yerleştikten ve babasını kaybettikten kısa bir süre sonra yazıyor. Babasıyla ilgili duygularını ifade ettiği, bu açıdan yazarı daha samimiyetle tanıdığımız eseridir diyebiliriz.


    Benim için, "Mutlu Ölüm" kitabı Camus külliyatında ne anlama geliyorsa, bu kitap da Kundera külliyatında o anlama geliyor. Bu kitap da belki sıklıkla üzerinde durulan bir kitap değil ama yer yer oldukça etkileyici ve insanın ufkunu açan bir eser. Bir "Var olmanın dayanılmaz hafifliği" değil elbette ama hem yazarın samimiyetini hissetme, hem de ufuk açıcı olması açılarından okuduğum en iyi kitaplardan biri.


    Kitabın ortasında yer alan "Litost" bölümü ve onun içindeki 'Şairler' bölümü şahsen beni en çok etkileyen bölüm olmuştur. Kundera'nın tüm eserlerinde olduğu gibi, erotizm ve cinsel anlatımlar -biraz da abartılı olarak- kitabın genelinde de var ama itici olarak görmüyorum. Şahsen erotik edebiyat meraklısı değilim ve gereksiz yere erotizm olması rahatsız eder ama Kundera konusunda öyle diyemem.
  • Son zamanlarda cereyan eden hadiselerin hatırlattıkları bir yazı; sayın Mustafa Öztürk hoca yazdı.

    Prof. Dr. Mustafa Öztürk

    I
    Tarihsellik meselesi maalesef 1990 yılların ortalarında sağlıklı ve sağduyulu biçimde tartışılamadan 28 Şubat vakasının patlak vermesiyle birlikte heder olup gitti. O dönemde tarihselcilik fikrinin lehinde yazan isimlerin (Ömer Özsoy, İlhami Güler, Mustafa Öztürk) ortak fikir platformunu oluşturan İslamiyat dergisinin çok ses getirmesi ve fakat ardından 28 Şubat hadisesinin patlak vermesi İslamiyat çevresinin devlet katındaki laikçi, seküler mahfillerle İslam aleyhine çok kirli pazarlığa girimesi şeklinde bir algı operasyonuna ve karalama kampanyasına malzeme oluşturdu. Böylece tarihselcilik kavramı bir yandan Türkiye’deki dindar ve muhafazakâr çevrelerin İslamcısından cemaatçisine kadar hemen her kesiminde tamamen pejoratif, hatta tiksindirici bir içerik kazanmasına bir yandan da bu fikri savunanların lanetli gibi algılanıp “zındık, yerli oryantalist” gibi yaftalarla karalanmasına yol açtı.

    Oysa İslamiyat’ın “Örtünme” sayısı yayımlandığında, Ankara İlahiyat ve diğer birçok İlahiyat fakültesindeki akademisyenler öğrencilerine, “Gördünüz değil mi, sizin tarihselci hocalarınız başörtüsünü de tarihe gömdüler” derken, bir süre sonra Ankara İlahiyat’ta başörtüsü yasağı uygulanmaya başladığında aynı hocalar, “Çocuklar ya başınızı açarak gelip derse girin ya da üniversite tahsilini terk edip gidin; bizi zor duruma düşürmeyin” diyerek bir çırpıda tornistan yapıverdiler. Buna mukabil başörtüsünü tarihe gömmekle itham edilen Ömer Özsoy, İlhami Güler ve –bu arada tarihselci olmayan rahmetli Salih Akdemir- gibi hocalar, “Bu genç kızlar başörtüleriyle derse giremediği sürece biz de dersleri boykot ediyoruz” diyerek fakültenin kapısında bu yasağa açıkça direndiler. Nihayetinde Ömer Özsoy hocanın bu memlekette İlahiyat ve İlahiyatçıdan yana sıtkı sıyrılıp bilahare alıp başını Almanya’ya gitmesinin asıl nedenlerinden biri biraz önce bahsi geçen bazı hocaların başörtüsü üzerinden tarihselcilik karalaması, ardından başörtüsü yasağı karşısında tornistan yapması şeklinde kendini gösteren ilkesizlik ve ahlaki rezilettir.

    II
    Bu ve benzeri birçok yaşanmışlığa rağmen Özsoy hoca bugün halen Türkiye’nin İlahiyat camiasındaki lanetlilerinden biri olarak yâd edilmekte, bir diğer lanetli olarak da bizim ismimiz zikredilmektedir. Hoş, ismimizin hangi mahfillerde ve ne şekilde zikredildiği bizi çok da alakadar etmemektedir. Hele de “Kur’an evrenseldir; niye evrenseldir derseniz, evrensel olduğu için evrenseldir” gibi anlamsız bir cümleden başka hiçbir bilgisi ve birikimi bulunmayacak düzeyde kara cahillerin tv ekranlarında sözüm ona bizi eleştirmeleri hiçbir değer ifade etmemekte, aynı şekilde taşralı bir vaizin efektli, yapmacıklı hitabet üslubuyla ve aynı zamanda tam bir paçozlukla (Not: Bu konuda ekşisözlük yazarlarının psikanalizleri son derece isabetli görünmekte, hususen okunması tavsiye edilmektedir) sürekli olarak bizim adımız üzerinden kendini gündemde tutmaya çalışması da hiçbir değer içememektedir.

    Buna mukabil, İlahiyat eksenli seviyesiz tartışmalar ve atışmaları şehvetle izlemek ve bu tartışmalar vesilesiyle kimbilir belki de bastırılmış kavga-gürültü şehvetlerini tatmin etmek isteyen birçok insanın sürekli olarak bize mesajlar gönderip, “Hocam, filancı size yine şöyle bir laf attı; falancı televizyonda size saldırdı” gibi kışkırtıcı ifadelerin ardından zımni olarak, “Hocam, siz de onlara cevap verin” şeklinde istek belirtmeleri maalesef çok esef vericidir. Çünkü bu yaklaşım tarzı dinî meselelere ilgimizin artık bir cümbüşe iştirak düzeyine indiğini, haliyle ciddiyetimizin yerlerde süründüğünü göstermektedir.

    III
    Bütün bu olup bitenlerin can sıkıcılığına rağmen, tarihsellik konusunun halen etraflı biçimde ortaya konulmadığı, bu yüzden müstakil bir çalışmaya ihtiyaç duyulduğu şüphesizdir. Bugüne değin tarihselliğe dair müstakil bir kitap çalışması yapmamam tarihselliğin benim nazarımda bedihi olduğu ve bu konuyla ilgili argümanların uzun uzadıya ortaya konulmasının emek israfından başka bir anlam taşımadığı kabulüne dayanmaktadır.( Not: Mustafa Öztürk bu yazının yayınlanmasından sonra Kuran ve Tarihsellik Yazıları adında müstakil bir kitap yayınlamıştır.)Ancak şu son zamanda biraz da bizim ekranlarda daha fazla görünür olmamız, buna karşın din mafyasının “Bize sormadan nasıl bu âleme girer ve takipçilerimizin bir kısmını ayartmaya teşebbüs edersin” şeklindeki bir yaklaşımla bizim görünürlüğümüze son verme/verdirme çabalarıyla eş zamanlı olarak tarihselcilik meselesi yeniden dirildi. Hâliyle bu durum bizim bu konuyla ilgili fikrimizi etraflı biçimde ortaya koymamızı ister istemez vacip hale getirdi.

    Hal-i hazırda yazmak zorunda olduğum metinler sebebiyle henüz bu çalışmaya başlayabilmiş değilim; ancak şimdiden şunu söylemeliyim ki tarihsellik meselesi müstakbel çalışmamızda tahmin edilenin aksine modern dönemde Fazlur Rahman, Nasr Hamid Ebu Zeyd, Tîzînî, Arkoun, Garaudy gibi isimlerin görüşleri ekseninde değil, bilakis klasik tefsir, kelam, fıkıh usulü müktesebatı temelinde ele alınıp ortaya konulacaktır. Bu çalışma sonunda birçok insan hem meselenin aslında türedi olmadığını, aksine klasik kaynaklarda adı konulmamış biçimde öteden beri yer aldığını görecek, hem de bu meseleyi Mustafa Öztürk’ün dini tahrif maksatlı fantezisi gibi takdim edenlerin cehalet düzeylerini de idrak edecektir. Bununla birlikte, “Ben kaynak maynak anlamam, usul diye bir şey tanımam; ben sadece Kur’an metninin lafzına bakar, kendi usulüme (aslında: usulsüzlüğüme) göre konuşurum” diyenler galip ihtimalle bu istikametteki cehaletlerinde ısrar edeceklerdir.

    Ama yine de on beş asırlık ilmi birikime az çok değer atfedenlere tarihsellik meselesiyle ilgili olarak şimdilik şu kadarını hatırlatmam gerekir ki “Kuran, sünnet, icma, kıyas” şeklindeki dinî deliller hiyerarşisi bağlamında çok sık gündeme gelen meşhur Muaz b. Cebel rivayeti –ki bu rivayetin sübut açısından problemli olduğu söylenebilir; fakat sadece İbn Kayyim el-Cevziyye’nin İ’lâmü’l-Muvakkıîn adlı eserinin “rey”le ilgili bölümünde, Hz. Ömer kadı Şüreyh’e yazdığı mektup gibi buna benzer birçok sahabe rivayeti de menkuldür- dahi tarihselliğin Hz. Peygamber ve vahiy döneminde cari olduğunu ispata kâfidir. Çünkü bu rivayete göre Hz. Peygamber Yemen’e kadı olarak giden Muaz b. Cebel’e, “Orada bir meseleyle karşılaştığında neye göre hükmedeceksin?” diye sorduğunda, Muaz, “Allah’ın kitabıyla” diye cevap verir. Hz. Peygamber, “Peki, meselenin hükmünü Kur’an’da bulamazsan?” diye sorunca, “Sünnetle” diye cevap verir. Hz. Peygamber, “Peki hükmü sünnette de bulmazsan?” diye sorunca, Muaz, “O zaman reyime/içtihadıma göre hükmederim” diye karşılık verir.

    IV
    Bu ve benzeri birçok rivayet her şeyden önce pratik hayat içerisinde ortaya çıkan her mesele ve problemin sınırlı sayıdaki Kur’an metninden hareketle çözüme kavuşturulamayacağını, bu konuda sünnetin de yeterli olmayacağına, sonuçta kaçınılmaz olarak rey ve içtihada başvurulacağını gösterir; ama bundan da önemlisi vahiy süreci henüz devam ettiği halde Muaz’ın, “Ben reyime göre hükmederim” ifadesine Hz. Peygamber’in, “Ben halen hayatta iken, vahiy de devam ediyorken sen kimsin ki kendi reyine göre hükmedersin?!” dememiş olmasına, aksine Kur’an ve sünnette çözünü bulunmayan meselelerde Muaz’ı içtihada mezun kılmasına işaret eder.

    Sahabe ilahi vahyin rehberliği ve Hz. Peygamber’in terbiyesiyle böyle bir düşünce paradigmasına sahip olduğu için, başta imamet/hilafet meselesi olmak üzere hayatın ve sosyal akışkanlığın ürettiği yeni problemler karşısında tek tek ayetlere müracaat gibi bir usul benimsemek yerine, söz konusu rehberlik ve terbiye içindeki yirmi üç yıllık pratik tecrübesiyle kazandıkları müslümanca anlayış ve kavrayışın külli prensipleriyle değişen hayat şartlarına intibak ettiler, üstelik sayısız ictihad ve uygulamalarıyla bunun böyle olduğunu bize gösterdiler. Çünkü onlar Allah’ın yirmi üç yıllık bir süre içinde, özellikle Mekke ve Medine dönemlerindeki iki farklı tarihsel, toplumsal ve siyasal duruma binaen onlarca, kimi âlimlere göre yüzlerce ayetinde hüküm değişikliğine gittiğini bizzat yaşayıp gördüler.

    Tefsir ve fıkıh usulü kaynaklarında nesh diye terimleştirilen bu tarihsel ve olgusal gerçeklik, özellikle yirminci yüzyılda ortaya çıkan ve temelde evrenselcilik retoriğine dayalı bir ideolojik iddiadan ibaret olan “Kur’an’da nesh yoktur” iddiasına rağmen -ki İslam ilim geleneğinde neshi inkâr eğilimi Cessâs, Pezdevî, Serahsî ve daha birçok büyük usul âlimi tarafından İslam’a sadakati gevşek ve problemli olmak, aynı zamanda sözüne ve fikrine itibar edilmeyecek düzeyde cahillik sıfatı taşımakla eşdeğer görülmüştür- bütün açıklığıyla karşımızda durmaktadır. Sadece Mücadile suresi 12-13. ayetlere konu olan “necvâ (Hz. Peygamber’le özel görüşme) sadakası” meselesi bile zekâ düzeyi çok düşük insanların dahi nesh mekanizmasının nüzul döneminde nasıl işlediğini rahatlıkla anlayabilecekleri biçimde gözler önüne sermektedir.

    V
    Allah ilk hitap çevresinde müslüman toplumun yirmiüç yıllık bir zaman diliminde şartların değişmesiyle onlarca hükmünü nesh ettiği halde, Hz. Peygamber’in vefatıyla birlikte sona eren vahiy sürecinden bugüne kadar geçen on beş asırlık zaman diliminde, sanki hayat o gün itibariyle donmuşçasına, bilhassa toplumsal düzen ve hukukla ilgili ayetlerdeki hükümlerin aynen tatbik edilebilirliğini savunmak ve bunun adını da “evrensellik” koymak her şeyden öce bu iddiayı savunanların kendi akıllarına hakaret etmesi demektir. Gerçi bu sözüm ona “evrenselciler” pratik hayat içerisinde biz tarihselcilerden daha tarihselci biçimde yaşam sürdürmekte, ancak tarihselcilik aleyhinde konuşmak, “Ehl-i sünnet ve evrensellik müdafaası” gibi kavramların bugün revaçta olmasına binaen en azından geniş kitleler nazarında itibarlı bir mevkii kazanmaya yaradığından sabah-akşam evrensellik retoriği yapmaktadır. Ama ne tiksindirici bir durumdur ki sayın evrenselciler bizim tarihsellik bağlamında örnek olarak zikrettiğimiz ayetlerden hemen hiçbirinin kendi hayat pratiklerinde nasıl uyguladıkları veya ne zaman uygulama ihtiyacı duydukları konusunda hesap vermeye hiç yanaşmamakta, aksine “Söz konusu hükümlerin bugünkü toplumsal matriste ya da şahsen bizim hayat pratiğimizde uygulanmıyor olması, onların evrensel olmadıklarını göstermez” gibi anlamsız ve absürt bir argümana yaslanıp bizden çok daha tarihselci olarak yaşamaktadır. Bu durum İslam dünyasındaki yaygın ilkesizlik ve ahlaksızlık sorununun hangi düzeyde seyrettiğine ışık tutması bakımından oldukça manidardır.
  • İtiraz ediyorum:

    Farklı giysilere bürünsek de nihayetinde hepimiz birer iskeletiz.
  • Kuzgunun Gölgesi serisine başladığımdan beri ne kadar heyecanlı olduğumu yorumlarımı takip edenler biliyordur ya da fark etmiştir. İlk kitap gerçekten ama gerçekten çok güzeldi, çok severek okumuştum ve ikinci kitap için çok ama çok heyecanlıydım lakin ilk 350 sayfayı civarını okurken inanılmaz derecede hayal kırıklığına uğradım, yıldım, yoruldum, sıkıldım ve kitabı bitiremeyeceğimden korkmaya başladım. Ayrıca kitaba çok fazla ara vermek zorunda kaldım, birkaç ay elime alamadığım oldu ve bu da okumamı gittikçe zorlaştırdı. Derken nihayet kitabı bitirebildim.

    Kitabın ilk yarısında beni en çok hayal kırıklığına uğratan şeylerden biri yazarın aniden seviyesini düşürdüğünü hissetmem oldu. İlk kitabın gerçekçiliği, nahifliği, detayları ve hissettirdikleri ile ikinci kitap bir hayli farklıydı. Aynı zamanda yazar anlatıcıyı da 4 karaktere bölerek beni kitaptan soğutmuştu. Kitapta en sevdiğim karakter Vaelin ve çok şükür ki yazar onu bozacak bir şey yapmamış ama gel gör ki Vaelin'i okumak için çaba göstermemiz gerekiyordu çünkü kendisi sürekli bir yerlerde, bekleniyor ve bekleniyordu. Yine de varlığı bile yetti.

    Yaşadığım hayal kırıklığıyla herhalde bu kitabı hiç sevmeyeceğim ve üçü okumak istemeyeceğim diye düşünürken kitap aniden açılmaya, güzelleşmeye ve heyecanlı bir hale gelmeye başladı. O kadar ki okula başlama hazırlığı, taşınma telaşı, yapılması gereken görevler derken bile kitabı aklımdan bir türlü atamadım. Sürekli bir fırsat bulup okumaya çalıştım ve bütün dinlenme süremi kitabı okumaya ayırdım bile diyebilirim. İnanılmaz heyecanlıydı, beklediğimden çok çok farklı bir şekilde ilerledi ve son kısımlara geldiğimizde o kadar etkilendim ki şu an üçüncü kitabı okumak için sabırsızlanıyorum, hayaller kuruyorum ve artık dün gece kitabı rüyamda görecek kadar delirmeye başladım da diyebiliriz.

    Yine de seriyi henüz tavsiye etmiyorum. Çünkü tüm beklentileri rağmen -ki üçü okurken beklentimi gerçekten eksilere düşüreceğim-kitabın bozulmaya meyleden bir tarafı var hâlâ ve yazarın kitabın nahifliğini öldürdüğünü düşünüyorum biraz. Vaelin olmasa gerçekten okunmayacak kadar itici bir ikinci kitap olurdu ve yazar onu da bozacak diye biraz diken üstündeyim. Bu yüzden tavsiye kısmını finale saklıyor ve bol duygulu yorumunu sonlandırıyorum.
  • Kadınlar erkeklerin duygu­sal hassasiyetinin eksikliğinden yakınıyor -çünkü kendileri bu konuda hassastır- erkekler de kadınların onları sevdiğini anlama­masından şikâyetçi. Bunlar kadın ve erkek beyninin işleyişinin yol açtığı farklı gerçekliklerdir.
    Louann Brizendine
    Sayfa 160 - Say Yayınları
  • #kitapyorumu
    #Fatmaelvinozturk
    #Aklimdakelimeler
    Aranızda bu yazar ile tanışan varmı bilmiyorum ama bu kitap bana hediye geldi .İçerisinde on bölümlük deneme yazıları var.Deneme demek istemiyorum çünkü kitap yüz sayfa ve kelimeler bir konuya bağlanmış çok anlamlı cesurca anlatılmış ...
    Fatma Elvin Öztürk tanıdığıma göre bir ressam ama bir ressamdan fazlası ve tam bir sanatçı .Sanırım bundan farklı iki kitabı daha var.Deneme olmasına rağmen bana çok şey öğretti .Ben ongorunuzu iyileştirmek açısından bir çok yazılabilen şeylerin okunabilirligi tarafında olarak haddim olanida olmayanı da okuyabilen biriyim.Tabiki bana birşeyler katacağına inanarak...
    Yazar karşısında biriyle konusur gibi kendisinden, kahveden aldığı hazdan, hayatın flu oluşundan ,şiirin hayatımızdaki yerinden,İzmirli olduğu için İzmir'in güzelliğinden ve kendisine verdiği huzurdan ,kendini kendimizde aramamizdan , sanatın doğuşu ve sanat ile ilgisini ne zaman kesfettiginden, Mevlana gibi , Hacı Bektaş-i Veli gibi , Cemal sureya gibi önemli düşünür ve edebi kişiliklerin sözlerinden bahsetmiş kitapta.Cemal sureyanin birde sözünü paylaşmak isterim sizlerle;
    Cemal Süreya der ki şiir için :
    "Şiir bir karşı çıkma sanatıdır "
    Şiir canlıdır ve hep olacaktır .Bize ise yalnız okumak düşüyor.Okumak sevmek özümsemek ve sairlerinde dediği gibi
    "Yakınlaşmak insan olana"