Bir gün gelir ve yüreğimizi bir şey ele geçirir. Bunu yapan herhangi bir şey olabilir; hatta küçük bir şey de olabilir. Bir gülün tomurcuğu, kaybettiğimiz şapka, çocukken sevdiğimiz bir kazak, eski bir Gene Pitney plağı... Artık gidecek bir yeri kalmamış mütevazı şeylerin listesi. O şeyi iki üç gün yüreğimizde hissederiz, sonra eski yerine döner... Karanlığa. Yüreklerimizde hep bir kuyu vardır. Ve o kuyunun üzerinde kuşlar uçar.
"İnsan bir kedinin patisini ne gibi bir sebeple ezer ki? Çok uysal bir kedidir, hiç haylazlık yapmışlığı da yoktur. Hem bir kedinin patisini ezmenin kime ne faydası olur? Anlamsız; yürekler acısı. Öte yandan dünyada bunun benzeri dağ kadar kötülük var. Bunu ne ben anlayabilirim ne de sen anlayabilirsin. Ama birilerinin içinde var bu tür kötülükler. Etrafımız onlarla sarılı desek yeridir.
Ölüler için ne mırıldanan rüzgâr, ne koku ne de karanığa doğru ilerlemelerini sağlayacak duyargalar vardı. Hepsi de zamanı unutmuş ağaçlar gibi görünüyorlardı. Ne düşünceleri vardı ne de onları taşıyan sözcükler. Bunları yaşayanlara bırakmışlardı.