Ne yazık! İnsan denen varlık, hayvandan üstün hassasiyetleriyle ne diye böbürlenir ki? Bunlar onu daha kendisi dünyaya gelmeden önce oluşan şartların belirlediği davranış biçimine yönlendirmekten başka hiçbir işe yaramıyor. Dürtülerimiz yalnızca açlık, susuzluk ve şehvetten ibaret olsaydı, neredeyse özgür olacaktık. Oysa şimdi esen her rüzgârdan, tesadüf eseri edilmiş bir sözden ya da o sözün zihnimizde uyandırdığı manzaradan etkilenir durumdayız.
"Ama ölçüsüz kederimizle geride kalanların mutsuzluklarına mutsuzluk katmaktan kaçınmak da görevimiz değil mi? Bu ayrıca kendine de borçlu olduğun bir görev, çünkü aşırı üzüntü, gelişimi, hayattan keyif almayı ve hatta günlük görevlerini yerine getirmeni engeller ki bunları yapmayan bir insan toplumda barınamaz."
Geçmişe memnuniyet içinde bakıp gelecek için ümitler beslememi sağlayacak vicdan rahatlığı yerine, beni hiçbir lisanın tasvir edemeyeceği azaplarla dolu bir cehenneme sürükleyen bir pişmanlık ve suçluluk duygusunun esiri olmuştum.
Duyguların peş peşe olaylarla biçimlenmesini takiben ortaya çıkan, ruhu ümitten olduğu kadar korkudan da mahrum eden atalet ve katiyetin o ölüm sessizliğinden daha acı verici bir şey olamaz.
Ancak kaygılarım coşkumu bastırıyordu ve ben en sevdiği işle uğraşan bir sanatçıdan çok, madenlerde çalışmaya mahkûm bir köleye ya da sağlıksız başka bir ticaretle uğraşan birine benziyordum.