Mary Shelley’nin Frankensteinı bana hep bir “canavar hikâyesi” gibi anlatılsa da, romanı okurken bunun aslında insanlığın en kırılgan hâline tutulmuş bir ışık olduğunu hissettim. Shelley daha 18 yaşındayken yazdı bu hikâyeyi. O yaşta annesinin kaybını taşıyan, toplumdan dışlanan bir ilişki yaşayan, özgürlüğün ve acının iç içe geçtiği bir dünyada büyüyen genç bir kadının kaleminden çıkmış olması bana çok dokundu. Gençliğinin kırılganlığı romandaki her duyguda hissediliyor.
Zaten Shelley romanın alt başlığına “Modern Prometheus” demiş. Bu çok büyük bir iddia ve bence tamamen haklı bir iddia. Antik mitolojide Prometheus, tanrıların ateşini çalıp insanlara veren, yani yaratıcı güce meydan okuyan bir figürdür. Ve bunun bedelini ağır bir şekilde öder: zincire vurulur, acı çeker, pişmanlıkla baş başa bırakılır. Victor Frankenstein da modern çağın Prometheus’u. Ateşi değil ama yaşamın sırlarını çalıyor. Tanrısal güce uzanıyor… ve Prometheus gibi o güçle ne yapacağını bilemiyor. Yarattığı hayata sorumluluk gösteremiyor. Prometheus’un zinciri burada Victor’un vicdanı oluyor; onun cezası da kendi korkuları ve pişmanlıkları.
Ama bence “modern Prometheus” benzetmesi yalnızca Victor’a değil, yaratığa da dokunuyor. Çünkü Prometheus’un insanlara verdiği ateş, ışık ve bilgi, yaratığın içinde başka bir şekilde parlıyor: öğrenmeye aç, duygu dolu, sevgi arayan bir ruh… Ama tıpkı Prometheus’un insanlar tarafından yanlış anlaşılması gibi, yaratık da insanların korku dolu bakışlarıyla yargılanıyor.
Kitapta beni en çok vuran sahneler ise yaratığın bir aileye sığındığı ve onları sessizce izleyerek “insan olmayı” öğrendiği dönemdi. Ahırlarında saklanıp kendini geliştirmesi, hayata tutunmaya çalışması o kadar masumdu ki… Ve yaşlı, kör adamla konuştuğu an… Kör adam, yaratığın yüzündeki