Avrupa başkaldırıyı, eleştiriyi ve dönüşümü sağlayan eylemlerin kıtasıydı. Buna karşın, dünyanın Doğu yarısı eylemin gerçekleşemediği bir sükûnetin ve hareketsizliğin içindeydi.
Yani diyorum ki bayım, nasıl bir
şeydir, neden yapılmıştır, bilmem ama bir şey var hissettiğimiz;
boğazımızda bir acılık gibi hissettiğimiz bir şey var: yaşamak açlığı!
Hiç gitmeyen, giderilemeyen bir açlık bu; çünkü yaşadığımız anlar
boyunca yaşamımız yalnızca kendini doyurabiliyor, bize tadacak
bir şey kalmıyor. Yaşamın tadı tuzu geçmiştedir; içimizde
taşıdığımız geçmişte. Ya da şöyle diyeyim: bizden uzaktadır hep.
Bu tada yalnızca ipince bir iplikle bağlıyız: anımsamayla. Evet,
anımsama bağlıyor bizi; ama neye? Aptallıklara, sinir bozucu
yanılgılara, kuruntulara, heveslere... Evet evet, aynen böyle!
Şimdinin aptallıkları, sinirleri, yanılgıları, hatta şanssızlıkları...
Bakın, size ne olacağını söyleyeyim: dört yıl geçecek aradan, ya da
beş yıl, on yıl, her neyse. Ve bunlar kim bilir ne kadar güzel bir tat
verecek size o zaman. Bunların üzerine dökülecek gözyaşları ne
kadar lezzetli olacak! Yaşam... ah beyefendi, yaşamak diyorum
size. İnsan yalnızca... ve yalnızca günlerinin sayılı olduğunu bilirse
vazgeçebilir bu taddan.
O koku... Bilirsiniz canım, her evde olur öyle bir
koku; benimkinde, sizinkinde... Gerçi insan kendi evinin kokusunu
almaz, çünkü o koku zamanla o insanın yaşamının kokusu haline
gelir...