İki yüz elli bin kişinin yaşadığı kente, yani nüfusu Kopenhag'ın iki katı olmasına karşın yine de İstanbul'un bir dış mahallesi sayılan Üsküdar' a indik; burada her şey İslam geleneklerine uygun, ahalisi -kullanması cüret isteyen bir deyimle- Ortodoks Türkler.
Geleceğe yönelik düşler de kurar mısın Ayasofya? Sen de sezer misin halkın tasavvurlarını: Hıristiyanların kazınmış haçı kapının üzerine yeniden çizilecek mi bir gün? Mekke'ye bakmakta olan mihrap yine Doğu'ya, eski yerine taşınacak mı bir gün? Bir Müslüman, Kilise'nin üst balkonlarından birinde bulunan öntarafı örülmüş kapıyı işaret ederek o geceye ilişkin bir efsane fısıldıyor kulağımıza: Bu kapının arkasındaki mihrabın önünde Hırıstiyan bir rahibin kellesi uçurulmuş, Hıristiyanlar burayı yeniden fethedip de İsmailoğullarını geldikleri yere, atalarının gömülü olduğu Asya topraklarına gönderdikleri zaman, bu duvarın örülmüş olduğu taşlar bir bir dökülecekler ve Hıristiyan rahip ayine,kellesi uçurulduğu anda bırakmış olduğu yerden devam edecek...
İstanbul'un çarşıları yanında Palais Royal'in görkemli dükkanları, saçları gül yağı ve mürrüsafi kokan, pahalı kumaşlardan giysiler içindeki Doğu'lu bir kız karşısında Parisli süslü bir yosmacık gibi kalır.
Bilindiği gibi bütün Türkler, saçlarını kökünden kazıtırlar, fakat kıyamet günü Cebrail onları mezarlarından saçlarından çekip çıkarabilsin diye tepede bir tutam saç bırakırlar.