Köylüler, Abuzer'in bu sözüne hıkır hıkır gülduler. Misafirlerin karşılarında diz çökmüşlerdi. Hepsi de sakat, sıska, hasta, yaşlı, çarpuk çurpuk, yamru yumru, seferberik artıkları... Yüzleri sürekli açlıktan, daha doğrusu yüzyıllardır yalnız ekin yemekten kansız... Çoğunun dişleri otuz yaşında dökúlmeye başlamış...
Muhtar Kadir Ağa’nın sivri gırtlağı mintanının açık yakasından göğsündeki kirli bir çukura doğru bumburuşuk iniyor, gülerken titreyen sakalıyla alt çenesi bir daha kapanmayacak gibi sarkıyor. Vaktiyle heybetli bir adam olan Uzun İmam bitmiş, yamalı cüppesi, yamalı dizleri, üst üste pençelenmis ağır hantal lapçınlarıyla adamlıktan çıkmış. Hele iki tane hava değişimli asker var ki, kemiklerine sarılmış sarı derilerinden içerisi nerdeyse görülecek..
İstanbul'un gazeteci sürgünü Refik Bey, bu acıklı görüntüye korkuyla baktı. Kafkas'ta, çölde, Çanakkale’de, bilinmez daha ne cehennemde, yıllardan beri vuruşanlar işte bunlar…
Buğday yerine çoğu ot yiyerek, yaşatmaya çabaladıkları sıska gövdelerinde tifüs bitlerini beslerken "Allah Allah!" diye çağırışarak düşmana saldıranlar...