Zaten ulu ağaçlar gibi, büyük şahsiyetlerin de hayattan kopuşu güç ve çetin olur. Çünkü ulu ağaçlar gibi büyük şahsiyetin de kökleri derine işlemiştir. Onlar hayata bizim anladığımızdan daha başka haklar ve ihtiraslarla bağlanırlar. Hayatı adeta kendi emirlerinde sayarlar. Çünkü yıllarca süren hayat mücadelelerinde hayatı yenmişlerdir.
Kapalı, karanlık bir Doğu memleketi olan ülkesinde istedi ki, kadın hayata açılsın, çocuğun yüzü gülsün ve insanlar korkunun olduğu gibi, batıl itikatların da ürpertisini duymadan hayattan zevk alsınlar. Türkiye'de hiçbir zaman bir cehennem hayatı, bir polis rejimi yaratmak istemedi. Eğer milletini daha fazla refaha ulaştıramamış, daha zengin, daha giyimli, daha şen yapamamışsa, suç onun değil, kendisinden evvelki devrindir...
Evet askerdi. Ama, militarist değildi... Hayatı severdi. Yüz binlere kumanda ettiği, meydan muharebeleri verdiği, ölüler, yaralılar ortasında dolaştığı oldu. Ama, "ömrümde bir tavuğun bile boğazlandığını görmek istemem" sözleri onundur. Yollarına dizilip ona kurbanlar sunanları daima önlemeye çalıştı. Buna engel olmadığı zaman başını çevirir, yahut bu kanlı sahneleri göremeyeceği yerlere çekilirdi.