Onlarda bulunup kendisinde eksik olan bir şey vardı, bu yüzden imreniyordu onlara, bu insanların hayatlarına verdikleri öneme, sevinç ve korkuları coşkuyla yaşamalarına, o bitip tükenmek bilmeyen sevdalanmalarındaki ürkek, ama tatlı mutluluğa imreniyordu. Kendi kendilerine, kendi kadınlarına, çocuklarına, onura ya da paraya, planlara ya da umutlara sürekli sevdalanmış durumdaydı bu insanlar. Ama Siddhartha bunu, tam da bunu, bu çocuksu sevinci ve çocuksu budalalığı öğrenmemişti onlardan; inadına kendisini de aşağıladığı tatsız bir davranış öğrenmişti.
Aynı zamanda hem sevip hem aşağıladığı insanların çocuksu ya da hayvansı bir yaşam sürdürdüğünü görüyordu. Çalışıp didindiğini görüyordu onların; karşılığında ödedikleri ücrete hiç de değmeyecek neşeler uğrunda, para pul, küçük hazlar, küçük payeler uğrunda acı çektiklerini, saçlarını ağarttıklarını görüyordu, birbirlerine veriştirip hakaretler yağdırdıklarını, bir Samana’nın gülüp geçtiği ıstıraplardan dolayı ah vah ettiklerini, bir Samana’nın hiç duyumsamadığı yokluk ve yoksulluklardan etkilendiklerini görüyordu.
Ormandaki en yitik münzevi bile tek başına ve yalnız değildi, onun bile bir çevresi vardı, o bile belli bir sınıfa mensuptu ve bu sınıf yurdu, vatanıydı onun. Govinda keşişlikte karar kılmıştı ve binlerce keşiş kardeşi olmuştu; hepsi de Govinda’nın giyisisinden giyiniyor, onun dilini konuşuyordu. Oysa kendisinin, Siddhartha’nın neresiydi yeri? Kimlerin yaşamını paylaşacaktı Siddhartha? Kimlerin dilini konuşacaktı?
Derin derin düşündü bunu, âdeta derin bir su içinde kendini koyuverip duygunun ta dibine, nedenlerin bulunduğu yere kadar indi, çünkü düşünmek -öyle görünüyordu ona- nedenleri bilip tanımak demekti, ancak bu yoldan duygular bilgilere dönüşür ve yitip gitmeyerek bir varlık kazanır, içlerindeki özü ışıyarak çevrelerine yansıtırdı.