Ingvar Ambjornsen’in otobiyografik romanı olan ‘Beyaz Zenciler’i yazmaya başlama hikayesi oldukça ilginçtir: 70’li yıllarda günlük türünde yayınlanan ve geneli uyuşturucuyu, alkolü, bu maddelere müptela olmuş insanları kötüleyen türden eserler patlak verir. Yazarımız bu eserleri okudukça içten içe öfkelenir ve bunların yalan, dolandan ileri gitmeyen sahtekârların eserleri olduğunu düşünür. Sonrasında da ‘Beyaz Zenciler’i yazarak gerçekliği, yaşadığı gerçekleri okuyucuyla buluşturmaya karar verir.
Böyle de olur sahiden. Bizler eseri okurken yazarın her şeyi olduğu gibi tüm çıplaklığıyla aktarma çabasında olduğunu hissederiz; ne kötüler ne de güzeller bize yaşananları, neyse odur…
Kitap Erling adındaki bir gencin kafa dinlemeye, kitaplar yazmaya, hayatın tadını çıkarmaya gittiği İspanya’dan bunalarak memleketi Norveç’in Oslo şehrine geri dönmesiyle başlar. Ne var ki burada da kendini evinde, onu kucaklayan bir yerde hissedemez. Onun ‘evim’ diyebileceği bir yer hiç olmamıştır; hep göçebe yaşamıştır hayatını. Her ne kadar ‘evim’ diyebileceği bir mekânı olmasa da ‘evim’ diyebileceği insanlar vardır: kan kardeşi Charly ve ruh eşi Rita. Asıl anlatıcımız Erling’se de bu iki karakterin kişilikleri, duyguları, durumları öyle derinlemesine aktarılır ki bize birden çok ana karakterimiz varmış hissiyatı verir. Aralarındaki bağ öyle kuvvetlidir ki birbirleri olamadan yaşayamayacaklarını anlatıcı direkt aktarmasa da siz okurken hep anlarsınız. Onlar bir beyinin bütünleyici parçalarını oluştururlar: Erling: duygu, Charly: zekâ, Rita: sezgidir.
Kitabın olay örgüsü Erling’in küçük çocukluklarından yirmi sekiz yaşlarına kadar yaşadıkları olayları, tanıdıkları insanları, çektikleri acıları, duydukları sevinçleri, büyük umutları, derin umutsuzlukları, birlikteliği, yalnızlığı kısacası