İslam düşüncesi ile maddeci insan anlayışları arasında bir çatışmanın bulunduğu iddiasının da doğru olmadığı söylenebilir. Herhangi bir teistik inancı, mümkün ve makul bir felsefi ve bilimsel teoriyle çatışma içine sokmak sağlıklı bir tutum olmayacaktır. En azından böyle bir çatışmanın geçerli ve sağlam kanıtlarla ortaya konulması gerekir.
İnançlarımızı "dinî", "felsefi" ya da "bilimsel" gibi kompartımanlara ayırarak onlar arasında herhangi bir uyum gözetmemek güçtür.Bu bağlamda bir teistin, sahip olduğu dinî inançları evrene dair bilimsel ve felsefi gelişmelerle uzlaştırma çabası oldukça anlaşılırdır. Ancak bu durum ne kadar doğal olsa da zaman zaman istenmeyen sonuçlara yol açabilir.
Hangi bilinç kuramının doğru olduğu hakkında bir uzlaşıma varılabilmiş değildir. Belki de böyle bir uzlaşım için son cevabı bilimsel gelişmeler verecektir.
Tıpkı bir maymunun Türlerin Kökeni kitabını okuyup evrim teorisini anlayamaması gibi insan türü de bilincin ortaya çıkışını anlayabilecek seviyede değildir.
Descartes'ı, kişinin gayri-maddi olması gerektiği düşüncesine götüren esas sebep, maddenin düşünemeyişiydi. Diğer bir ifadeyle, madde zihinsel niteliklere, zihin de maddi niteliklere sahip olamıyordu. İnsan atomculuğu düşüncesini savunanlara göre ise maddi niteliklere sahip bir şeyin aynı zamanda zihinsel niteliklere sahip olmasında bir çelişki yoktur. Bu nedenle insanı gayri-maddi bir şey olarak düşünmek gereksizdir. Sonuç olarak insan maddi bir varlık olmalıdır.
Yalnızca, günümüzde İslam'ın temel inançlarındanmış gibi görülmeye başlanan gayri-maddi ruh inancının sanıldığı gibi dinin bir gerekliliği olmadığı gösterilmeye çalışılmaktadır.