“İnsana inanıyorsunuz! Fakat hangi insana? Gittiği her yere kan ve gözyaşı götürene mi? İnsana inanamam ben! insana inanmak çok ızdıraplı! Tıpkı yakışıksızca bir tanrıya inanmak gibi. Ölçüsüzce bir Tanrı’ya inanmak daha az ızdıraplı değildir ondan”
“ Farklılığın bir hastalık olarak görülmesi yalnızca insana ait en eski algı hastalığıdır .”
Kitabı bitirince vay be ne okudum ben diyorsunuz! 51 sayfalık derin bir kitap.
Yazarı kadar dili ve anlatımı da nahif bir eser okumanın mutluluğunu yaşıyorum.
Yazar kitabı Amasra ve Soma kazalarında hayatlarını kaybeden maden işçilerine ithaf etmiş. Hayatlarını hiçe sayarak yeraltında hayat bulmaya çalışan insanlar ancak böyle bir kitapla anılabilirdi.
Distopik bir eser. Okurken George Orwell’ın 1984’ü, Aldous Huxley’in Cesur Yeni Dünya’sını hatırlattı bana.
Ari bir ırk yaratmak için tüm insanların tek tipleştirildiği bir dünya, Üstün İnsan. İnsan ırkının hırslarını, kendini tanrılaştırma tutkusu. İnsanın aciziyeti üzerine çok güzel tespitler…
Kitaptan birkaç güzel alıntı ile yorumumu sonlandırayım.
“ Çünkü aşağıda ölüm vardı, yukarıda açlık. Aşağıdaki ölüm olasılıktı, yukarıdaki açlık kesindi.” Bir kesinlik uğruna ölümcül olasılığı katlandım.
“ Seçkin bir ulusun içinde, seçkin olmadığınız halde tıpkı bir at sineğinin koskoca atı rahatsız etmesi gibi bir varoluşla var olmanız bağışlanabilir değilse de bağışlıyoruz ama bilinçsiz düşünceleriniz kabul edilemez ve bağışlanamaz
suçlardandır.”
“Kötüler kötü bir dünya yaratabiliyorlarsa eğer iyiler de yapabilirler. iyilerin en büyük kusuru kötülük için alternatif bir çok sistem varken iyilik için alternatif olabilecek doğru dürüst ve uygulanabilir bir sistem oluşturmalarıdır.”