"Kafesi kırıp parçalasam içerideki bu yırtıcı yaratığı tutamam ki! Bu cılız kafesi yıkıp açarsam, saldırının sonucu yalnızca bu yaratığı uçurmak olur! Kalıba el koyabilirim, ama ruha, asla! Oysa benim istediğim de sensin, ey ruh! Senin iraden, gücün, senin erdemin, saflığın. Yoksa, yalnızca kafesinde gözüm yok. Sen istersen kendiliğinden yavaşça kanat çırparak gelir göğsüme, yüreğimin dibine sokulabilirsin. Zorla yakalamak istediğim sürece buhar gibi kaçacaksın elimden... Yitip gideceksin. Ah, Jane! Gel bana, gel!"
"Ömrümde hem böyle çelimsiz hem de böylesine güçlü hiçbir şey görmedim ben! Ellerimde bir saz gibi önce güçsüz duruyor, iki parmağımla kırabilirim onu. Ama, tut ki kırdım, büktüm, hatta kökünden söktüm... Ne işe yarar, bu gözler bana böyle baktıkça? Bu gözlerden dışarı taşan azimli, vahşi, özgür ruh bana böyle, cesaretten de ileri bir tür müthiş zafer duygusuyla medyan okudukça?"
"Şu var ki, bana sorarsan, aşk için yaratılmamışsam, evlilik için de yaratılmadım demektir. Tuhaf olmaz mı, Diana... insana salt işe yarar bir araç gözüyle bakan bir erkeğe bir ömür boyunca bağlanmak?"
Sanki bana el koyuyordu. Kolunu, beni severmişcesine, bana sardı. "Severmişcesine" diyorum; çünkü aradaki ayrımı biliyordum. Sevilmenin nasıl olduğunu öğrenmiştim bir zamanlar.