Radyoda, Hicaz makamındaki bir şarkının güftesinde “Seninle de yalnız kaldım, sevgin bana ne verdi ki” yankılandı.
İnsanı asıl yaralayan, birinin yokluğu değil; varlığının içindeki o eksikliktir. Var ile yok arasında düşülen o dipsiz boşluk, kimi zaman ölümden bile ağır gelir, zira ölümde dahi bir teselli saklıdır. Oysa burada ne gidiş tamdır ne kalış… Bazen sevginin aldatıcı cazibesi, bazen “yedekte tutma” bencilliği, bazen de gelip geçici bir heves sürükler insanı bu belirsizliğe. Neticede kişi ne gerçekten vardır ne de bütünüyle yoktur.
Bu hissi uyandıran şarkıyı Nalan Altınörs yorumuyla dinlemek ayrıca tesirli olur.
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Herkesin kendi fikrini tek hakikat saydığı bu keskin siyah-beyaz dünyada, griye yer açmak bir olgunluk göstergesidir. Çünkü hakikat çoğu zaman tek bir renge sığmayacak kadar derin, tek bir bakışa indirgenemeyecek kadar çok katmanlıdır. Çünkü her insanın deneyimi kendine özgüdür, farklı yaşanmışlıklar aynı hakikati bile bambaşka şekillerde anlamlandırır.
“Özgüven dolu davranışları bu dünyada belli bir yeri olduğuna içtenlikle inandığını gösteriyordu. Bunlara doğuştan sahibim, der gibiydi. Vücudum, yüzüm, endamım, gücüm... Bunları ben talep etmedim, ben yapmadım, ben yaratmadım. Bunlar için savaş vermedim. Hepsi de bana ödüldür. Her sabah yıkanıp saçımı tararken teşekkürlerimi sunar, buna layık olmaya çalışırım ama gün içinde bir daha aklıma gelmez. Bununla ne gururlanır ne de varlığı altında ezilirim. Bunlara sahip olmak beni küstah ve kibirli biri yapmaz ama sahte bir mütevazılığa ve ezikliğe de kapılmam.”