Anlatırlar ki, kendince kavminin önde gelenlerinden, dindarlığı herkes tarafından bilinip itibar gören biri kırlara gezmeye çıkmış, Allah’ın yarattıklarını ibret nazarıyla seyretmeye koyulmuştu. Sonra kalktı, iki rekât şükür namazı kılmak üzere tekbir aldı. Olacak bu ya, o sırada Mecnun da kırlarda dolaşıyordu ve tesadüfen bu adamın önüne doğru geçip bilmeden orada oyalanmaya başladı…
Adam selam verdikten sonra Mecnun’a seslendi:
“Bre çekil önümden, burada namaz kılıyorum.”
O vakit Mecnun hayretler içinde şöyle sordu:
“A efendi! Sen bu namazı niçin kılarsın?”
Adam şaşırmıştı. Delinin aklına hayret etti ve işin sonunu getirmek istedi:
“Neden sordun ki?”
“Allah aşkıyla ve onun için kılıyor musun diye?”
“Evet, Allah aşkıyla ve O’nun rızası için kılıyorum!..”
Mecnun önce güldü, sonra dudağını büzüp kederlendi:
“Kendini yokla beyim, içini yokla… Ben Leyla’nın aşkına düştüm düşeli şunca yıldır ondan başkasını görmüyorum da sen Allah aşkıyla namaz kılarken beni nasıl görüyorsun?”
“Ey yolcu! Dervişlik yolunda ilerlemek için tehlikeleri bertaraf edecek bir değneğe, etrafı aydınlatacak da bir çırağa ihtiyacın var. Dert ateşi içinde yandıkça çıra, yaşlar da gözünden aktıkça değneğin elinde demektir. Gözyaşı ve dert olmadan bu yolda menzil alınmaz çünkü!..”