Küçüklüğümde yakın akrabalarımıza çok uzak oturuyorduk. Tatillerde yanlarına gitmek için 14-15 saatlik otobüs yolculuklarımız oluyordu. Genellikle cam kenarında otururdum ve yol kenarlarındaki binaları, evleri seyrederdim. O binalarda yaşayan herkesin farklı bir hayatının, farklı bir hikayesinin olması beni hayrete düşürürdü. Nasıl bu kadar fazla hikaye olabilirdi? 5-6 yaşlarında başlayan bu hayretim bu yaşımda dahi azalmış değil. Kitapta Abdullah Kibritçi'nin benzer cümlelerini gördüğümde kendime çok yakın hissettiğim bir ağabeyin kitabını, yaşadıklarını okuyor olmak beni fazlasıyla mutlu etti.
Yine küçüklüğüm müslüman coğrafyanın uğradığı zulümleri televizyonda seyretmekle geçti. Sanırım ilk olarak Irak savaşının haberlerini hatırlıyorum. Arakan, Somali, Filistin, Suriye... say say bitmez. Aileme ilk olarak, ileride doktor olacağım ve gönüllü olarak tüm savaş bölgelerine gideceğim ve müslümanların yaralarını saracağım, dediğimde yaşım on bile değildi. Şimdi bu hayali gerçekleştirmek için hayatımı şekillendirmeye çalışırken o bölgelere gerçekten gidebilmiş, yardım ulaştırabilmiş, kişisel vazifesini yerine getirebilmiş birinin yaşadıklarını, orada dokunulan hayatları okumak çok etkileyiciydi. Her bir hayat hikayesi ne kadar eşsiz, ne kadar kıymetli. Bunları gidip görüp anlatmak da aynı şekilde çok ama çok kıymetli.
Her ayrıntısıyla çok beğendiğim bir kitap oldu, tekrar tekrar okuyacağım. Daha fazla hikaye görmek için kitapta bahsi geçen belgesellerin de izlenmesini tavsiye ediyorum.