Çoğumuz, geçmişin masalları olarak niteler belki mitleri. Bilimsellikten uzak olduğu için okumaz, safsata olarak görürüz onları. “İnsanın ağaçtan oyularak yapıldığına ya da insanın ateşi tanrıdan çaldığına mı inanalım yani?” dediğinizi duyar gibiyim. Yalnız gözden kaçırdığımız nokta şu: Mitler insanın, gerçekliği, dünyayı ve kendini algılayış şeklini düzenler. Ait olduğu milletin, insan, dünya zaman ve mekân hakkındaki temel anlayışlarını ortaya koyar. Mitleri yaratan toplumların karakteri, mitlerine yansır. Her mit, onu benimseyenlerin sosyal, tarihi ve politik konumunu yansıtır. Bu sebeple bugün mitleri, geçmişin boş inanışları olarak kestirip atmak yerine; insanın, yaşamını anlamlandırma, bir temele oturtma çabası olarak değerlendirmek gerekir. Evet, mitler rasyonel değildir ancak amacı rasyonel olmak da değildir zaten. Mitler, değer ve anlam beyan etmeye çalışır. Mit ve bilimi aynı kefeye koymak, her ikisinin de niyetini tümden yanlış anlamaktır.
Kitaba geçecek olursak; kitabın giriş kısmında bugün mitleri nasıl okumalı ve değerlendirmemiz gerektiği konusunda yazarın epey ikna edici ve detaylı açıklamalarını buluruz. Kitapta her coğrafyadan farklı toplumların yaratılış üzerine ürettiği mitleri ve bu mitlerin toplumdan topluma değişen farklı versiyonlarını görürüz. Her mitten önce, yazarın o anlatı ile ilgili açıklamalarını, diğer mitlerle olan benzerlik veya farklılıklarını içeren düşüncelerini okuruz. O miti anlamamıza engel olan mecazları ve sembolleri açıklayan bu satırlar, okuyucunun miti değerlendirmesine olumlu katkılar sunmuş.
Yaratılış mitlerinin, madde, ruh, doğa, toplum ve kültür yapısını yani varoluşun en temel olgusunun kökenini ele aldığını görürüz. Hemen her mitte sonsuzun sonluyu doğurduğu fikri mevcuttur. Bunu bazı mitlerde eril ve dişil tanrının