Dostoyevski'nin insanları sevdildikleri kadar sevmek istemezler: Onlar sadece sevmek ve kurban olmak isterler, hep daha fazla veren, hep daha azını alan olmak isterler ve karşılıklı olarak duyguları çılgınca arttırırlar, yumuşak bir oyun olarak başlayan şey adeta bir boğulma, bir inleme, bir kavga, bir ıstırap olana kadar. O çılgınca dönüşüm içinde, ancak reddedildikleri, alaya alındıkları, aşağılandıkları zaman mutludurlar, çünkü ancak o zaman onlar veren, sınırsızca veren ve karşılığında hiçbir şey istemeyen kişi olurlar ve bu yüzden onda, o karşıtlıklar ustasında, nefret her zaman aşka çok benzer, aşkta nefrete.
Dostoyevski bilinçdışının yeraltı dünyasına doktorlardan, hukukçulardan, suç uzmanlarından ve psikopatlardan daha derin bir şekilde sokulmuştur. Bilimin ancak çok sonra keşfettiği ve adlandırdığı, deneylerle adeta ölü deneyimlerden bir neşterle kesip çıkardığı şeyleri, bütün bu telepatik, histerik, sanrılı, sapıkça fenomenleri kahince bir sırdaşlık ve birlikte acı çekebilme konusundaki o mistik yetisi sayesinde çok önceden ortaya koyabilmiştir.
Dünyayı genişletenler soğukkanlı bilim adamları, kendi memleketini tanıyan coğrafyacılar değil, bilinmeyen okyanusları aşıp yeni Hindistan'a varan o öfkeli adamlar oldu: Modern ruhun bütün derinliklerine ulaşanlar psikologlar, bilim adamlar değil, ölçüsüz yazarlar, sınırları aşan şairler oldu.