Gisèle Pelicot bu kitapta hayatını en başından anlatıyor. Küçücük bir çocukken annesini kanserden kaybetmesiyle başlayan bir eksiklik! Annenin yokluğu zaten başlı başına bir boşlukken, babasının üç yıl sonra yeniden evlenmesi ve üvey anneyle geçen zor yıllar… Sevgiye, güvene, korunmaya en çok ihtiyaç duyduğu yaşlarda kırılan bir çocukluk.
Büyüyor, kendi hayatını kuruyor, anne oluyor. Üç çocuk yetiştiriyor. Dışarıdan bakıldığında sıradan, düzenli bir aile hayatı. Ama kitap sadece onun çocukluğunu değil; evlendiği adamın geçmişini, ailesini, yetiştiği ortamı da anlatıyor. İnsan okurken şunu düşünüyor: Bir insanın içindeki karanlık nasıl bu kadar derinleşebilir? Hangi değer kaybı, hangi vicdan yoksunluğu böyle bir kötülüğe dönüşür?
Ve sonra gerçek ortaya çıkıyor. Yıllarca yanında yaşadığı, hayat arkadaşı dediği adamın kurduğu korkunç düzen… Sistemli, planlı bir ihanet ve istismar. Üstelik bunun sadece kendisiyle sınırlı kalmayıp kızına kadar uzanması… İşte burada insanın içi daralıyor, öfke yükseliyor. Kelimeler gerçekten yetersiz kalıyor.
Ben bu kitabı okurken en çok şu cümlede takılı kaldım:
Utanç kime ait?
Toplum çoğu zaman utancı mağdurun omzuna yükler. Susmasını, saklanmasını, görünmemesini bekler. Ama o bunu reddediyor. Gizlenmiyor. Sessiz kalmıyor. Mahkeme sürecinin kapalı yapılmasını istemiyor. “Utanç bana ait değil” diyebiliyor. İşte asıl güç burada.
Bu kitap sadece yaşanan karanlığı anlatmıyor. Aynı zamanda bir kadının, hayatının en ağır gerçeğiyle yüzleşip dimdik durmasını anlatıyor. Çocukluğundan başlayan kırılmalar, kurduğu aile, yaşadığı yıkım… Hepsi bir arada ama merkezde hâlâ onur var.
Okurken insan hem öfkeleniyor hem de bu duruş karşısında saygıyla eğiliyor.
Bazı hayatlar insanın içini parçalar ama aynı zamanda insanlığa dair umudu da hatırlatır. Ben bu