Sahte bir canlılıkla sokakların nemli asfaltı üzerinde koşturdum sonra. Fenerler, gözlerinden yaşlar akıtarak serin ve nemli bir bulanıklıktan buğulu buğulu bakıyor, ayna gibi parıldayan ıslak zeminde tembel yansımalar oluşturuyordu. Birden unutulmuş çocukluk yıllarım aklıma geldi, güz sonlan ve kış mevsimlerinde böyle karanlık ve puslu akşamları ne çok sevmiştim. Nasıl da yiyip yutarcasına, bir esriklik içinde yalnızlık ve hüzün havasını solur, paltoma sarınıp yağmur, fırtına demeden yapraklarını dökmüş düşmanca bir doğa içinde gece yarılarına kadar gezip dolaşırdım daha o zamanlar, tek başıma ama her şeyin yudum yudum tadını çıkararak ve şiir dizeleriyle dolup taşarak; bazen bu dizeleri evde yatağın kenarına oturup mum ışığında not ederdim! Evet, geride kalmıştı hepsi, kadeh içilip boşaltılmış, onu yeniden dolduran çıkmamıştı. Yazıklanılacak bir şey yoktu, geçip gitmiş hiçbir şeye yazıklanmamak gerekiyordu.