Şiirin arka planında bir "aşka mahkum olma" durumu var...
Aşk, kıskançlık, kaybetme korkusu ve çaresizlik içinde dolanan bir iç monolog gibi....
Bu da aşkı felsefi anlamda "bir varlık biçimi" haline getirir. Artık aşk, şairin yaşama biçimidir; hatta acı çekme biçimidir.
Şairin kıskançlığı ve aşağılaması, aslında kendi yetersizliğini örtmeye çalışmasıdır. “Neden beni değil de onu seçti?” sorusunun acısını bu şekilde bastırmaya çalışır. Bu, aşkın en insani, en kırılgan hâlidir: sevilmeye layık olduğunu bilip yine de sevilmemek.
Felsefi düzlemde bakıldığında bu şiir, aşkın aslında bir kendilik deneyimi olduğunu anlatır.
Sevgi, dışsal bir duygu değil, bireyin iç dünyasında anlam kazanan bir varoluş biçimidir. Aşk karşılık bulmasa da vardır. Sevdiğin kişi sana ait olmasa da sen onu seversin; çünkü sevmek, senin kim olduğundur. Bu şiirdeki aşk, karşılık beklemeyen ama yokluğu hayatı cehenneme çeviren türdendir.
Belki de aşkın en hakiki hâli budur: Kendini bir başkasında yok ederek var olmak. Ve bu, şairin dediği gibi, felâkettir....