Akın Akbulut

Akın Akbulut
@finansbey
Borsa, kripto, kitap, gezi, tarih
A.Ü. iktisat
Muğla/ortaca
1 okur puanı
Ocak 2025 tarihinde katıldı
Vefa
1891 yılında İstanbul’da dünyaya gözlerini açar. 6 kişilik ailenin en küçük ve en zeki kız çocuğudur. Amerikan Kız Kolejinde okurken Balkan savaşından getirilen yaralıları tedavi eder. Lise bitince doktor olmaya karar verir. Fakat hangi kapıyı çalsa ‘’Tıp Fakültesine kadın öğrenci alamayız’’ sözüyle karşılaşır. Kafaya koymuştur bir kere doktor olacaktır. Maddi imkansızlıklara rağmen Almanya’ya Tıp okumaya gider. Açlık ve sefaletin en dibini görür. Günlüğünde şu not vardır; ‘’Çöpten çıkarıp geceleri yediğim ekmek hiç ağrıma gitmiyor. Ülkemde tıp fakültesi varken buralarda olmam daha çok ağrıma gidiyor. Ne olursa olsun ülkeme doktor olarak döneceğim.’’ Dediğini yapar ve okulunu derece ile bitirip ülkesine doktor olarak döner. Cağaloğlu’nda ilk muayenehanesini açar fakat kadın olduğu için ilk zamanlar kimse gelmez. Halbuki kadın ve çocuk hastalıkları doktorudur. Aşağılamalara, dışlamalara ve hakaretlere aldırmadan, pes etmeden devam eder. Fakir ailelerin kadınlarını ve çocuklarını evlerinde ücretsiz tedavi eder. Eline geçen ilk parayla süt ve bakım evi açar. Hasta ve zayıf çocuklar için Hilal-i Ahmer muayenehanesini kurar. Direnerek, kadınların tıp fakültesine alınmalarını sağlar. Ülkenin tıp eğitimi veren ilk kadını olur. Vücudu kendisinden önce pes eder; kansere yakalanır. Almanya’ya gönderilir. Almanya’da tıp eğitimi aldığı hastanede ılık bir bahar günü hayata gözlerini yumarken şu sözleri söyler; “Kadınlar size emanet… “ Bu yüce kadın Safiye Ali’dir.
Reklam
Hayat
“Kimseye çok bağlanmamak lazım, vakti gelince herkes gidecek. Yanındayken kıymet bilmek lazım, bir gün herkes geldiği yere dönecek. Gereksiz yere kalp kırmamak lazım, ömür dediğin kısa, öyle gelip geçecek. Kavgayla geçen zamana yazık, o vakitler geri gelmeyecek. Parayı baş tacı etmemek lazım, onurun paranla ölçülmeyecek. Tutumlulukla cimriliği karıştırmamak lazım, dostların yoksa o para kimle yenecek? Malın mülkün derdine, hayatı kaçırmamak lazım! Sahip olduklarını götüremezsin yanında, senden sonra başkaları yiyecek. En azından bir kere deli gibi aşık olmak lazım, yoksa kalp sevmeyi nasıl öğrenecek? Hiç ağlamadıysan bir gidenin ardından, gözlerin ıslanmayı nereden bilecek? Güzel anılar biriktirmek lazım, torunların senden ne dinleyecek? Bol bol resim çektirmek lazım, yoksa o günler nasıl yad edilecek? İnsan dediğinin acı çekmesi lazım, yoksa düşkünün hâlini nereden bilecek? Şöyle okkalı bir tokat patlatmalı hayat suratına; yoksa kim, haddini nasıl bilecek? Geçirip tırnaklarını yaşama,
'yüzük' öyküsü
Platon’un 'Devlet' adlı eserinde anlattığı 'yüzük' öyküsü ilginçtir: Hikayeye göre; Gyges, Lidya kralının hizmetinde bir çobandır. Günün birinde bir deprem yüzünden yer çatlar ve hayvanların otladığı yerde derin bir yarık açılır. Bu yarığın içine inen meraklı çoban, orada altın bir yüzük bulur. Bu yüzüğü alır. Çobanlar ay sonunda krala hesap vermek için toplanırlar ve Gyges toplantıya bu yüzükle gelir. Otururken yüzüğün taşını farkına varmadan avucunun içine çevirir. Bunu yapar yapmaz 'görünmez' olur. Kendisi de dahil, orada bulunan herkes şaşırır. Yüzükle oynarken taşı çevirince bu kez görünür olur. Böylece Gyges, yüzüğün tılsımını keşfeder: 'Yüzüğün taşını içeri çevirince görünmez oluyor, düzeltince görünür kalıyor.' Bunun üzerine aklınca bir plan yapar ve görünmez olarak saraya girer, sarayda kraliçeyi baştan çıkartır, onun yardımıyla kralı öldürüp, kralın yerine geçer..." Hikaye bu ya görünmez yüzüğün sahibi olma üzerinden, insanın doğası anlatılmaktadır. Öyle ki 'her istediğini korkmadan alabilmek, dilediğini yapabilmek, büyük bir güce erişmektir. Üstelik de kimse güç (yüzük) kendisini göstermediği için dürüst bilinecektir. Böyle bir yüzüğe sahip olduğumuzda acaba biz ne yapardık?.. Artık yakalanıp ceza görme tehlikesi yoksa, her türlü sıkıntıdan uzak, yakalanma, ayıplanma, dışlanma korkusu olmadan her şeyi yapabilecek bir güce sahip olsak, hiç kimseye hesap verme endişesi taşımasak, ahlaklı olabilir veya ahlaklı kalabilir miydik? Bu konuda Horner, Westacott'ın cevabı şöyle: "Kimse mecbur olmasa ‘ahlâklı’ davranmaz! O halde ahlâk oynamak zorunda olduğumuz çok gelişmiş, ince bir oyun, toplumda yaşamak için ödediğimiz bir fiyattır. Ahlak insanları itaat ettirmek için yaratılmış bir kurallar bütünü, güçlü olanı istediği şeyi yapmaktan engellemenin yoludur. Gerçekten
Körlerin Hikayesi
Dere tepe, dağ taş dolaşmayı çok seven tek gözlü bir adam varmış. Yürür yürür gider, gider gider yürürmüş. Bir gün uzaklarda renkleri karmakarışık bir köy görmüş; alacalı bulacalı garip bir köy. Yaklaşmış köye doğru. Yolları bir tuhaf, evleri bir tuhaf, insanları bir tuhafmış köyün. Köyün içine girince anlamış meseleyi. Körler köyüymüş burası. Kadınların, erkeklerin, çocukların velhasıl herkesin sımsıkı kapalıymış gözleri. Gezgin tek gözlü adam karar vermiş burada yaşamaya. "Hiç değilse benim tek gözüm var" diyormuş. Körler ülkesinde şaşılar kral olur derler. Ben de bunların başına geçer yaşarım. Körlerin gözleri yokmuş ama elleri, kulakları, burunları çok hassasmış. Kendilerine göre kurdukları bir düzen içinde yuvarlanıp gidiyorlarmış. Adam şaşkın hallerine bakıyormuş onların. Yürümeleri, konuşmaları doğrusu başka türlüymüş. Bir gün Körlerden biri ötekilerden birinin malını çalmış. Sadece tek gözlü adam görmüş bunu. Bağırarak ilan etmiş "Filanca falancanın malını çaldııı" Körler; nerden biliyorsun ki demişler, o kadar uzaktan duyamazsın ki? Ben duymadım, gördüm demiş adam. Gözüm var benim, görüyorum... Körler göz diye, görmek diye bir şey bilmiyorlarmış. Uzun zaman içinde çoktan unutmuşlar bu hissi. Ne demek görmek, demişler. Nasıl görüyorsun yani, duyulmayacak mesafeden anlayabiliyor musun ne olup bittiğini? Anlıyorum tabi demiş adam. İnanmayız, imtihan edeceğiz seni demişler. Adamı almış uzakta bir yere dikmişler. Tecrübeleriyle eminlermiş ki o uzaklıktan hiç birşey duyulamaz. Anlat bakalım demişler, biz şimdi ne yapıyoruz? Adam anlatmış: oturuyorsunuz, kalkıyorsunuz, koşuyorsunuz, yemek yiyorsunuz, şu şunu yaptı, bu bunu yaptı falan... Derken körler bir evin içine girmişler, bağırmışlar. "hadi anlatsana..." içeri girdiniz, göremiyorum ki demiş adam. Ne olmuş yani
Sonsuz Aşk
Mark Twain, Olivia Langdon ile evlendiğinde bir arkadaşına şöyle demişti: “Evliliğin bu kadar mutlu olabileceğini bilseydim, otuz yıl boyunca diş çıkarmakla vakit kaybetmek yerine çok daha önce evlenirdim.” O sırada 32 yaşındaydı. Gerçek adı Samuel Clemens olan Twain, mütevazı bir ailede büyüdü ve küçük yaşlardan itibaren çalışmaya başladı. Önce matbaada çıraklık yaptı, ardından buharlı gemilerde kaptanlık denedi. Şansını gümüş madenlerinde aradı ama büyük bir başarısızlığa uğradı. Ta ki gerçek yeteneğini keşfedene kadar: yazmak. Keskin zekâsı ve hikâye anlatma yeteneği sayesinde tüm Amerika’da üne kavuştu. Tam da bu dönemde âşık oldu—fakat önce Olivia’ya değil, onun portresine. Bir arkadaşı, Olivia’nın resmini taşıyan bir madalyonu Twain’e gösterdi ve daha sonra onu şahsen tanıştırmayı teklif etti. İlk görüşmelerinden sadece iki hafta sonra Twain, Olivia’ya evlenme teklif etti. Olivia, ona karşı bir ilgi duysa da tereddütlüydü. Twain, ondan on yaş büyüktü, sert mizaçlıydı, Olivia’nın kültürlü ve varlıklı çevresinin inceliklerinden yoksundu ve üstelik beş parasızdı. Onun yeteneğine hayranlık duyuyordu, ama yine de teklifi reddetti. Twain vazgeçmedi ve tekrar evlenme teklif etti. Olivia bu kez de onun dindar olmamasını gerekçe göstererek reddetti. Twain ünlü mizahıyla cevap verdi: “Eğer gerekiyorsa, o zaman iyi bir dindar olurum.” Ancak Olivia, içten içe ona çoktan âşık olmuştu. Twain bunu bilmediğinden, tüm umutlarını yitirdiğini sanarak oradan ayrıldı. Tam istasyona giderken bindiği fayton devrildi. Bu kazayı bir fırsat olarak gören Twain, yaralarını biraz abartarak Olivia’nın evine geri götürüldü. Olivia ona bakarken bir kez daha evlenme teklif etti—ve bu kez Olivia kabul etti. Twain, derinden bağlı olduğu eşini mutlu etmek için çaba gösterdi. Her akşam ona İncil
Reklam