Bütün saraylar yoksulluğun sırtında yükselir.
Ve bazen, bir yoksul kız çocuğunun kalbinde doğar en büyük başkaldırı.
Adı Zeliha'ydı.
Beş kardeşin en küçüğü.
Bir avuç ekmek uğruna, kaderin çıplak kılıcı altında büyüyen bir fidan.
Açlık ve hastalık, kardeşlerini birer birer toprağa düşürdü.
Hayatta kalan tek umut için, sanki adın kaderi belirler gibi, ismini değiştirdiler: Yaşar Zeliha.
Altı yaşında annesiz kaldı.
Sarhoş bir baba, yatalak bir teyze, soğuk sokaklar…
O ise bütün bunlara karşı, bir çiçeğin çatlak taşlardan fışkırması gibi direndi.
Sokaklarda gördü adaletsizliği; şehrin rutubetli duvarlarında okudu zulmün paslı yazılarını.
Okumak istedi, babası izin vermesi.
Mahallesinde okulun kapısını çaldı, "Ben öksüzüm hoca efendi, beni okutunuz" dedi.
Ve böylece, gizli gizli bir harf devrimi başlattı kendi içinde.
Babasının tokadıyla evden kovulunca, komşuların vicdanı tuttu elinden.
Bir yıl yetti ona.
Sonrasında kendi kendinin öğretmeni oldu.
Kitapları, kalemi, Kur’an’ı ve hayatı bir arada okudu.
Başörtüsünü hiç çıkarmadı. İnancını, emeği ve başkaldırıyı aynı kalpte taşıdı.
Osmanlıca'ya hâkimdi. Cumhuriyet'in harf devrimine de baş eğmeden uyum sağladı.
Şiir yazdı, kitap yazdı, halkın dili oldu.
Öyle ki, eğitimli aydınların bile ulaşamadığı yüreklere dokundu.
Ama yazmak, haramilerin saltanatında suçtu.
O yüzden adını kara listeye yazdılar.
1925-27 yıllarında defalarca tutuklandı.
Nazım Hikmet'le, diğer devrimcilerle aynı soğuk duvarlar arasında sorgulandı.
İşçi sınıfının yanında oldu.
Amele Dernekleri'nde grevlere destek verdi.
Haksızlık nerede tüterse, kalemi oraya yıldırım gibi düştü.
O yüzden soyadı kanunu geldiğinde, bir ömür boyu yere eğilmeyen direncine yaraşır bir ad seçti: