Bir boru öttü. Savaşın, dünyanın içine.
Aedion donakaldı.
Boru sesine doğru döndü. Güneye. Morath'in kalabalık saflarının ötesine doğru. Siyah denizinin ötesine, Theralis'in geniş ovası nın sınırındaki tepelere doğru.
O boru bir kez daha çaldı. Bir meydan okuma. Lysandra "Morath borusu değil bu," dedi.
Sonra ortaya çıktılar. Tepelerin eteklerinde. Altın renkli zırhları olan savaşçılar, piyadeler, süvariler. Sayıları gitgide artıyordu. Son tepenin zirvesinde uzanan upuzun bir sıra.
Gökleri kaplayan, ufka doğru uzanan, haşmetle uçan, zırhlı kuşlar ve binicileri. Ruk'lar. Hepsinin önünde o boru son kez öterken kılıcını göğe kaldıran,kılıcının kabzasındaki yakut küçük bir güneş gibi parlayan...
Hepsinin önünde Kuzeyin Lordu'na binen... Aelin'dı.
Hayır, bu bir ateş sütunu değildi.
Kor gibi parlıyordu. Kendisini aleve ateşe dönüşecek kadar teslim etmiş gibi .
Ateş-Getiren. Biri siperlerde böyle fısıldadı.
Sis dalgalanıp yükseldi. Aelin şimdi pırıltılı bir siluetten ibaretti. Sessizlikte hürmet seziliyordu. Kuzeyden nazik bir rüzgar Sis perdesinin dağılmasıyla Aelin göründü.
Işık Aelin'ın bedeninin içinden yayılıyordu. Altın sarısı bir Hayalet bir rüzgárda uçuşan saçlar. "Mala'nın vârisi," diye mırıldandı Yrene.
Aelin'ın yüzünde karanlık bir gülümseme belirdi. Hepsinin işini bitirecekti. Sonra da Erawan'ı öldürecekti. Sonunda da Maeve' in karşısına çıkacaktı.
Savaş alanının diğer ucunda hakanlık ordusu düşmanı püskürtüyor, adım adım savaş alanına hâkim oluyordu.
Çaresiz değildi. Hapsedilmiş değildi. Bir daha da asla olmayacaktı.