O kadar uzun süre konuştular ki Alex telefonu kapanmasın diye şarja takmak zorunda kaldı. Yan yatıp Henry'yi dinlerken, elini yanındaki yastıkta gezdirdi ve Henry'yi yanında uzanırken hayal etti. Altı bin kilometre ötede kapanan iki parantez gibiydiler. Tırnaklarının çevresindeki zaman zaman ısırıp kopardığı ölü deriye bakarken Henry'nin yalnızca birkaç santim ötesinde, hemen elinin altında olduğunu ve konuştuklarını zihninde canlandırdı. Odasının mavimsi gri karanlığında Henry'nin yüzü nasıl görünürdü diye düşündü. Belki de sabah kesilmeyi bekleyen kirli sakalları göze çarpar, belki de gözlerinin altındaki çizgiler bu loş ışıkta kaybolur giderdi.
Garip bir şekilde Alex'i hiçbir şeyi umursamadığına ikna eden kişi, dünyanın kalanını iyi huylu ve özgür bir beyaz atlı prens olduğuna ikna eden kişiydi. Alex'in bu noktaya gelmesi aylar sürse de ne kadar yanlış düşündüğünü anlamıştı.
Alex kendini durduramayıp, "Özledim," dedi.
Anında pişman olmasına rağmen Henry de, "Ben de seni özledim," diye cevap verdi.
“I love you. I wish I’d said it more. But I love you, Quinlan, and …” His throat closed up, his eyes stinging. His lips brushed her brow. “Our love is stronger than time, greater than any distance. Our love spans across stars and worlds. I will find you again. I promise.” He kissed her, and she shuddered, silently crying as her mouth moved against his own. He savored the warmth and taste of her, etching it into his soul.
"Keşke normal bir hayatım olsaydı. Seninle başka koşullar altında tanışmış olsaydım; seninle çok daha önce tanışmış olsaydım, bu işe bulaşmadan önce." Göğsü hızla inip kalkarken alevler titreşiyordu. Gün başını kaldırdı, alevlerin arasından Ruhn'ın gözlerine baktığına kuşku yoktu. "Bana yaşadığımı hissettiriyorsun demiştim. Ciddiydim. Her kelimesi doğruydu. Ama muhtemelen bu duygu yüzünden sonum ölüm olacak ve seni de yanımda sürükleyeceğim."
"Tehlikenin ne olduğunu anlamıyorum" dedi Ruhn. "Dikkatini dağıtacak kadar güzel bir öpüşme kötü bir şey olamaz." Gün'ü gülümsetmek umuduyla göz kırptı. "Görüşmelerimizi bölen... erkek. Öğrenirse seni öldürür. Banada izlettirir."
"Ondan korkuyorsun." Ruhn'ın içinde ilkel bir his kıpırdandı. "Evet. Öfkesi korkunçtur. Düşmanlarına neler yaptığını gördüm. Bunlar kimsenin başına gelsin istemem."
"Ondan ayrılamaz mısın?"
Gün bir kahkaha attı, sert ve boğuk bir kahkahaydı bu. "Hayır. Yazgım onunkine bağlanmış."
"Senin yazgın benimkine bağlı." Sözler karanlıkta yankılandı. Ruhn Gün'ün elini tuttu. Alevleri avucunun içine aldı. Başparmağıyla okşarken aralanan alevlerin arasından Gün'ün ateşten ince parmaklarını gördü. "Zihnim karanlıkta zihnini buldu. Bir okyanusu aşarak. Havalı kristallere gerek kalmadan. Sence bunun bir anlamı yok mu?"
Gün'ün gözlerini kapalı olduklarını seçebilecek kadar görüyordu. Gün başını eğdi. "Yapamam."
Ama Ruhn biraz daha sokulurken ona engel olmadı. Diğer elini beline kaydırırken de. "Seni bulacağım" dedi Ruhn yanan saçlarına doğru. "Bir gün seni bulacağım, söz veriyorum." Gün titredi ama kendini Ruhn'a bıraktı. Karşı koymaktan vazgeçmiş gibiydi "Sen de bana yaşadığımı hatırlatıyorsun" diye fısıldadı Ruhn.
Hunt geri çekilip eşinin güzel yüzüne son bir kez baktı
Sessizce güldü, bu gülüşte kristal taht odası ve içindeki canavarlarla hiç örtüşmeyen hayret dolu bir tını vardı. Seni seviyorum. Keşke bunu daha çok söyleseydim. Ama seni seviyorum Quinlan ve..." Boğazı tıkandı, gözleri yanmaya başladı. Dudakları Bryce'in alnına dokundu. "Bizim aşkımız zamandan daha güçlü bütün mesafelerden daha büyük. Bizim aşkımız yıldızları da dünyaları da aşar. Seni yine bulacağım, söz veriyorum." Bryce'i öptü, Bryce dudaklarını Hunt'ın dudaklarından ayırmadan sessizce ağlıyordu. Hunt dudaklarının sıcaklığını ve tadını ruhuna kazıdı.