Bu topraklardaki savaşlar bir meydan harbi değildir. Bir harekat harbi değildir. Bu savaşlar, birer avuç deninilebilecek dar topraklar üzerinde binlerce, on binlerce, yüz binlerce insanın kucak kucağa, boğaz boğaza gırtlaklaşmasıdır.
Fakat İstanbul'daki maceracılar ne yazık ki, kozlarını gözü kapalı oynamışlardır. Cehalet ve taassup, bu defa da, bir milletin bir imparatorluğun kaderini teraziye koyarak, kendi basit sevk-i tabiileriyle hem aklın, hem mantığın aleyhine harekete gelmiştir...
Padişah zaten tükenmişti. Abdülhamit, arkasında bin bir suçun, bin bir ihmalin, bin bir zulmün sorumluluğunu taşıyordu. Niçin ve nasıl konuşaçaktı. Hanedan çürümüştü. Hanedan mensupları cahildiler. Okur yazar denmeyecek kadar cahildiler. Sarayların duvarları dışında olupbitenlerden haberleri yoktu. Düşünmeli ki, Padişah Abdülhamit ike veliahdı Reşat Efendi, 19 yıl evvel 19 yıl birbrilerinin yüzlerini dahi görmediler. Bütün şehzadeler köşklerinde mahpustular. Dadılar, halayıklar, Arap harem ağalarının elinde, kümes hayvanları kadar beyinsiz mahluklar haline getirilmişlerdi. Gazete, kitap okuyamazlar, misafir kabul edemezlerdi.