Erzurum taraflarından geliyorlardı. Nereye gideçeklerini de bilmiyorlardı. Ölseler bunu belki cana minnet sayacaklardı. Çocuklar kaybolmuştu. Yakınları dağılmıştı. Fakat kendileri hala yalıyorlardı işte...
Ya Anadolu?... Devletin bütün toprakları içinde belki temel olan fakat bu devleti idare edenlerin hiç bilmedikleri, hiç benimsemedikleri bir yer varsa, o da Anadolu'ydu. Hatta benim büyüdüğüm sınır şehrinde bile Anadolu'yu yalnız Anadolu'nun gönderdiği askerlerden tanırlardı.
Nihayet bir gün balkan harbi patlayıp da imparatorluk orduları, o zamana kadar, öylesine hakir görülen Balkan orduları önünde bütün Osmanlı Avrupası'nı bırakınca, artık herşey belli oldu.
Bu yıkılış, artık, sadece bir devletin mağlubiyeti değildi. Mesnetsiz bir hayalin sona erişiydi. Bir ruhun, bir zihmiyetin tamamen çöküşüydü. Meğer bizim saltanat zannettiğimiz şey, sadece bir gaflet uykusuymuş.
Bir devlet ve bir zihniyet olarak imparatorluk, daha Cihan Harbinden önce Balkan yenilgisiyle zaten sona ermiş oldu.
Zaten ihtilalin getirdiği şey, dört kelimeden ibaretti. Hürriyet, adalet, musavvat, uhuvvet...
Bir de 'Kanun-u Esasi' kelimesi vardı ama halk hele hele çoçuklar arasında pek anlayan tutan yoktu.
Esasen bütün diğer kelimeleri de ne anlayan, ne de anlatan olduğu için, onlara herkes dilediği gibi mana veriyordu. Türkler, Bulgarlar, Rumlar, bu manaları diledikleri gibi kendi taraflarına çekiyorlardı.
Ama bizim bütün ümidimiz, ordunun başı olan padişahtaydı. Padişahta bütün dünyayı durduracak kuvvet umulurdu. Fakat ne çare ki padişah, her nedense kılıcını bir türlü çekemiyordu.