bir zamanlar birbirlerinden ayrılmak, birbirlerini kaybetmek ihtimalinin korkusunu çekmiş olmasalar, belki de birbirleri için ne kadar kıymetli olduklarını hala bilmeyeceklerdi.
bu saatlerin bir daha geri gelmeyeceğini, karanlık bir his, ikisine birden tekrar edip duruyor ve aynı zamanda, saadetlerinin gölgesiz olması için, dimağlarının bu andan başka hiçbir şeyle meşgul olmaması lazım geldiğini onlara fısıldıyordu. ikisi de ne bir saat önceyi, ne de bir saat sonrayı düşünüyorlardı. bütün hislerden ve düşüncelerden daha kuvvetli olan ve insanı hayatında ancak birkaç defa idaresi altına alan tabii ve hâkim bir duygu şimdi ikisini de avucunun içine almıştı. bu anda etraflarındaki ağaçlar, karşılarındaki deniz kadar bu kuvvete tabiydiler. bir tek üzüntüleri, bir tek istekleri yoktu. hatta her istediğine nail olanların iç sıkıntısı da onlardan uzaktı. saadetin bu kadar tamam ve mükemmel oluşu ikisini de şaşırtmış gibiydi. o kadar ki, birbirlerine söyleyecek tatlı sözler bile bulamıyorlar, sadece derin derin nefes alarak gülümsüyorlardı.
hayatının bütün hatıraları lüzumsuz ve manasızdı. ömrünün her vak'ası olmasa da olabilir, hayatına her giren insan girmese de olabilirdi. bütün mazisinde kendisine "ah, neden böyle yaptım?" veya, "ah, niçin şöyle yapmadım!" dedirtecek bir şey bulamıyordu; ve bu, ömrünün pek tatlı geçtiğinden değil, sadece, ömrünün her kısmına şu anda pek lakayt olduğundandı.
uzun senelerini onunla yan yana geçirdiği halde, bu çocuğu hiçbir zaman uğrunda bu kadar büyük bir fedakârlığı yapacak derecede sevmediğini anladı. zaten yusuf, senelerden beri hiç kimseye karşı kalbinde muhabbet beslemiyor ve bir insanı sevebilmesi için ona hayran olması lazım geldiğini anlıyordu. hürmet ve takdir hisleri beslemediği, hatta tepeden baktığı ve küçük gördüğü insanları nasıl sevebilirdi?