Furkan Mustafa ERAT

Furkan Mustafa ERAT
@fmerat
İnsanların aynası kitaplardır
Desem ki
desem ki içimden yazmak geldi o kadar güzel anlatıyorsun ki desem ki anlatacağım bir sırrım var omuzumda yük desem ki hava soğuk elimde bir kaban var nedense üşüyorum desem ki beni kimse tanıyamadı ondan başka bir baktım ayna desem ki gözlerim birini arıyor adı aklıma gelince kalbim ya rahman ya rahim ya vedud ya kadir diye zikrediyor desem ki dilim sustu içim sürekli söylüyor
Edebiyatın En Tatlı Eşleşmeleri!
Peki ya sizin favori kitabınız hangi tatlı olurdu?
İnsanlar ne istiyorsunuz bende
Ne İstiyorsunuz İçimde koca bir fırtına koparken, dünya bana 'sakin ol' diyor. Peki ya bu yük? Taşımam gereken bu sessiz yükü kim koydu sırtıma? Ben mi istedim, her şeyin mükemmel olmasını? Ben mi istedim, herkese yetmeyi? Bakıyorum da... İnsanlar gelip geçiyor. Biraz sevgi, biraz ilgi, biraz 'seni anlıyorum' alabilmek için kendimizi parçalıyoruz. Sonra? Sonra bir bakıyorsun, aldığın şey bir 'elveda'nın soğuk gölgesi sadece. Anıların yerini boşluklar alıyor. Sesler gidiyor, sessizlik kalıyor. Ve ben bu sessizliğin içinde, kendi kalp atışlarımın gürültüsüne katlanmaya çalışıyorum. 'Güçlü ol,' deniyor. Peki, güçlü olmak, hissetmemek mi demek? Yoksa hissettiğin her şeye rağmen ayakta durmak mı? Bana öğretilen, sanki hissetmemekmiş gibiydi. Mükemmel, kusursuz, sağlam durmak. Ama ben kırıldım. İçimden bir şeyler koptu. Ve şimdi, o kırık parçaları toplayıp da ne yapacağımı bilmeden, burada öylece duruyorum. Ağlamak mı? Gülmek mi? İçimdekileri kelimelere, renklere dökmek mi? Hangisi daha gerçek? Hangisi daha çok acıtır, hangisi daha çok iyileştirir, söyleyin bana! Belki de en zoru, hiçbiri. Sadece durmak. Nefes alıp verdiğini bilmek ve beklemek. Fırtınanın dinmesini beklemek... Çünkü bazen, konuşmak bile o kadar yorucu ki... Sessizlik, tek gerçek sığınak gibi geliyor.
Hatıran Yeter Filmi
İlk defa bir insan benden kaçmıyordu… İşte bu cümle, her şeyi anlatıyor. Kusurlu bir dünyada neden kusur arayalım ki? Hayat zaten eksiklerle dolu ama bütün eksiklere rağmen yanında mutlu hissettiren biri varsa, işte en büyük gerçek bu.
Yalnızlık
20 dakikalık bir fırsat buldum. Bir ağacın içinden fırlamış gibi duran o doğal koltuğa oturdum. Yağmur yağıyordu… suyun sesi, ağaçların hışırtısı, kuşların cılız ötüşleri, yağmurun toprağa düşüşü… Hepsini dinledim. Sonra anlatmaya başladım. Kimse yoktu etrafımda ama anlatıyordum işte. Öyle iyi geldi ki… her kelime bir damla oldu, aktı gitti o dereden. Sonra ağladım. Sessizce ama içim içime sığmayarak. O kadar ağladım ki gözlerim ağırlaştı, kapansalar belki bir daha açılmayacak gibiydi. Çok yoruldum… gerçekten çok yoruldum. Omuzlarımda sanki bir değil bin ağırlık var. Her şeyin farkındayım. Ne olacağını, ne biteceğini, kimin ne diyeceğini, kimin susacağını, kimin gerçek, kimin maskeli olduğunu… Hepsini biliyorum. Ama bilmek, bazen yükten başka bir şey değil. O kadar iyi rol yapıyorum ki… Gülüyorum, konuşuyorum, hatta neşeliyim bile bazen. Ama içimde koca bir boşluk var. Zeki insanların laneti belki de bu: Herkesi anlayıp kendini anlatamamak. Yalnızlık iyi bir şey mi, kötü bir şey mi bilmiyorum. Ama bataklık gibi… önce serin geliyor, sonra yavaşça çekiyor seni dibe. Ve en kötüsü, alışıyorsun