"Bak," dedim ona, "Mısır bizimdi, bir düşün, Mısır bizimdi!" Anlamadı galiba. Bak güzel narım, "Nil var ya, baştan sona bizimdi bir zaman!" Hani sen masaldan anlarsın diye yalnız sana fısıldıyorum, Mısır bizimdi... Hani, sessizlikten ödüm kopuyor, parçalansın diye bu sessizlik anlatıyorum...
Ankara'dan kim söz etse, "Sıkıcı, gergin, kapalı, gidecek yer yok" diye sızlanır. Antep baklavasıyla, Ankara 'sıkıcılığıyla' meşhur şehir, size bir şeycikler sunmaz. Ne kadar yaratıcıysanız bu şehirde yaşama şansınız o kadar. Ya kurulan oyunları bilecek, katılacak ya da siz bir oyun kuracaksınız. Ancak çok iddialı, coşkulu, yaratıcı, yerinde duramayanlar dahi gün gelir yorulur.
Her aile aslında Tanrı, Adem ve Havva'dan kurulu. Dışarıda olup biten her şey şeytanın işi. Bu kutsal kabuk içinde asla haklı, haksız, doğru, yanlış, iyi, kötü gibi şeyler yok. Üçünün de dünyaya geliş, varlık sebebi birbiri için, tek organmış gibi. Bu 'doğal aileyi' tanıdıkça ürküntü duydum. Diyelim belgesellerde, ayının oğlu başka tarlaya giriyor, öldürülmek isteniyor; ayı, oğluna "Başka tarlaya girme, yaptığın kötü" demez, hangi sebeple olursa olsun, hiç sorgulamadan ölümüne oğlunun yanında savaşır ve bundan büyük mutluluk duyar.
Okuyarak, yazarak insanlaşan, şahsiyet kazanan, yücelen kişilerin kardeşliği başkadır.
Her birimiz, bu haysiyet mücadelesinde tek tabancayız.
Bazen cesaretin, bazen kederin ama hep umudun huşusuyla taçlanan bir yalnızlıktır bu.
Edebiyat seferine kimseye eyvallah etmeden çıktık mı, çıktık.
Her istasyonda bir didik didik sorgulardan, çetin imtihanlardan geçtik mi, geçtik.
Edebiyatı karşılıksız sevdik mi, sevdik.
Buna da cümle âlem şahit mi, şahit.
O takdirde, cümlelerin yıkılmaz köprülerinde gizlice buluştuğum, canımdan aziz okurum, kan kardeşim, sağı solu belli olmayan yoldaşım, emin ol...
Sen de tek tabancasın, ben de tek tabanca.