• Kitap 9 bölüm, önsöz, dizin kısımlarıyla birlikte 118 sayfadan oluşuyor.

    Kitap iç sayfada yer alan, "Misafirperverlik ve nezaketleriyle
    yolculuğumu mümkün kılan Türk Sultanının sivil ve askerî memurlarına ithaf olunmuştur" diyerek başlıyor.

    1899 yılında seyahate başlar ve Suriye içinde gerekli izinler alınamadığı için, daha önce görmediği yerleri dolaşmaya karar vererek Halep, Musul ve Van'ı ziyaret eder ve Ağrı dağı, Erivan ve Batum yolunu kullanarak İsanbul'a döner. En önemli durumda burada yazılan düşüncelerin tamamen kendisine ait olduğunu, hata olabileceğini, kitabın boyutunun küçük olduğunu ve bunun sebebinin de, başkaları gibi gerekli gereksiz şeyleri yazarak sırf kitap sayfaları kalınlaşsın diye yazmadığını ve tarihi hikayeleri bu kitabın içine almayıp, daha anlaşılır olmasını sağladığını ifade ediyor. Kısacası, öznel yapı içerdiğini, kesinlikle nesnel yapı içermediğinin bilinmesini başta okuyucuya açıklıyor. Bu da kitabı okuyan okuyucu için bir açıklayıcı not oluyor. Okurun da buna göre okuyup, kendi yargısına, düşüncesine ulaşmasına yardımcı oluyor.

    Kitabın giriş kısmında seyahate başlama tarihi, seyahatte kullanılan araç gereçler, yanında bulunan tercüman ve hizmetliler; bunların mensup oldukları din ve bölgeler anlatıldıktan sonra bir yerden bir yere giderken 'buruldi' belgesinin gerekliliği, ayrıca eğer tehlikeli bir bölgeden geçilecekse buna uygun destek zaptiyelerin de alındığını belirtiyor.

    Tercümanın ismi İsa ve yol boyunca sohbet ederlerken, İngiliz, Fransız, İtalyan ve Türkler hakkında fikir alışverişinde de bulunurlar.

    Dolaştığı yerleri sadece üstün körü gezmemiş; her yönüyle gözlemleyip ona göre notlar alıp, günlük tutmuş.
    Bölgede yaşayan insanların, gelen yabancılara karşı takındıkları tavır, geçtikleri yerde bulunan tarihi yapıların durumu,
    insanların zaman kavramını (nereye giderse bir saat ilerde denmesine karşılık söylenmiş cümle, çünkü bir saat bazen beş dakika bazen yedi saat olabiliyormuş) nasıl ifade ettikleri okuyabilir ve giyim-kuşam farklılıkları ya da alet edevatın kullanımında yaşanan 'doğu' mantığıyla olaya yaklaşımı sayfalar içinde görülebiliyor.

    Gezdiği ya da yolculuk sırasında uğradığı köy, şehir ya da geçtiği dağ, patika, nehir gibi yerlerle yaşadığı zorlukları, soyguncuları, aşiret çatışmalarını, yabancılardan hoşlanmayan ahaliyi, şehrin ileri gelenleri yani kaymakam, şeyh gibi mevki sahipleri ile yaşadığı olumlu veya olumsuz olayları da anlatır.

    Mark Sykes, Rusya Batum'a kadar gider ve oradan tek başına İstanbul'a dönerek seyahatini tamamlar.

    Ve son sayfalarında 'ek' olarak sunulan kısımlarda hikaye ve röportaj da mevcut.


    Notlar:

    + Kitabın arka kapak yazısı yeterli ama ön kapakta kullanılan fotoğraf, kitabın orijinalinde de var mı? Yoksa - yok diye biliyorum- o zaman Türk yayımcı kapak iç kısmına o fotoğraf hakkında okuyucuya bilgi verseydi daha yerinde olurdu. O fotoğraf nerede çekilmiş gibi. Bu fotoğraf ve çerçevede bulunan kişiler diğer kitapta Darül İslam'da belirtiliyor.

    + Kitap; yazar, diplomat, gezgin olan Mark Sykes'in 1899 yılında Arap yarımadasının kuzeyinden Türkiye'nin doğusuna kadar yaptığı geziler dolaysıyla bu coğrafyada bulunan ya da geçtiği bölgelerde duyduğu, gözlemlediği dini, siyasi, etnik, askeri, kültürel olayları kendine özgü diliyle ve tamamen öznel bir tutumla yansıttığı bir çalışmadır.

    + Nesnellikten uzak - zaten kendisi de bunu baştan belirtiyor-. Şam'dan başlayıp, Halep, Deyr, Bağdat, Musul, Bitlis, Van, Şengül ve oradan Rusya toprakları içindne Batum'a ve oradan da İstanbul'a dönüşü anlatılıyor.

    + Seyahat için gerekli izinlerin alınma süresinden başlayarak, coğrafya da yaşadıkları ve duyduklarını yansıtır. Bazı kesimler tarafından hoş karşılanmayacak cümleler de sarfeder.

    + Arap, Türk, Kürt, Ermeni, Müslüman, Hristiyan, Musevi ve mezhep inanışına sahip insanlarla yaşadıklarını seyahat boyunca tuttuğu notlardan okuyoruz.

    + Kitabın 1900'lü yıllların hemen başında geçtiğini de unutmamamk gerekir. Dünden bugüne bir zaman tünelinde dolaşırız.

    + Hırsız, pis, kötü, çirkin vb. çeşitli sıfatların geçtiği kitapta, yaşanılanı veya görüneni anlatarak durumu yazmış.

    + Beş Türk Eyaletine Doğru kitabı bize bu coğrafyaynın bugün değil, dün de çok değerli olduğunu bir kez daha gösteriyor.

    + İnsanların yemesinden içmesine, kültüründen, yaşayışına ve ısınmak için yaktığı tezeğe kadar çok şeyi bulabilrsiniz.

    + Kitabın içinde çok fazla resim yok. Kroki, harita hiç yok. Bunun sebebini kitabın başında açıklıyor.

    + Kitap 1900 yılında İngiltere'de basılmıştır ve telif hakkı olmadığı için eğer İngilizce biliyorsanız İngilizcesini bulup, okuyabilirsiniz.

    + Orijinal baskı da yer alan Fotoğraf ve resimlerin listesi bu Türkçe baskıya konulmamış. 1900 baskısından çeviri yapılmışsa niçin bunlar eklenmemiş bilmiyoruz.

    + Dizin kısmı olması - orijinalinde de var- iyi.

    + Sykes - Picot gizli anlaşmasının mimarlarından biri olan Mark Sykes'in hem bu hem de Darül İslam kitabının (hem de daha Türkçe yayımlanmayan kitapları), gizli anlaşmada etkili olduğuna inanıyorum. Gerektiğinde köy köy dolaşarak, o bölgede yaşayanlar hakkında bilgileri toplayıp bir kısmını kitaplara diğer kısmını da İngiliz Dış İşleri Bakanlığına göndermiş diye düşünüyorum ve arşivde mutlaka birşeyler çıkar. Genelde Lawrence'yi duyduk ama çok sayıda
    'görevli' bu coğrafyada dolaşmış ve hala dolaşmaya devam ediyor. Lawrence kadar tanınmasa da Getrude Bell 'sınırlar çizen' bir kadın olarak şu an ki, bu coğrafyadaki yapay devletlerin 'kurucu' ismidir. Mark Sykes'de erken yaşta ölmeseydi belki daha neler neler yapardı. İsrail devletinin kurulması için yaptığı uğraşları okuyunca bazı şeyler daha kolay anlaşılır.

    + Çeviri de göze çarpan hata ise "Bir zamanlar Nazi Ülkesinden..." diye geçen bölüm. Okurken bir an da durup, şunu sormuştum: Hangi Nazi ülkesi?
    Eğer tekrar basılacaksa o kısmı düzeltmelerinde fayda var. Çünkü Nazi değil, başka şey olacak ve İngilizcesinde zaten ne olduğu yazıyor. (Ya da ben öyle anladım ve ayrıca o sayfaların çevirisinde bir sıkıntı var gibi gözüküyor...)

    + Kitap 7-9 Nisan 2018 tarihinde okunup, notlar çıkarılmış ve 23 Ekim 2018 tarihinde yazıya dökülüp, siteye eklenmiştir.

    + Tavsiye ederim.
  • "Zaman geçmiyor diye düşünürken bir fotoğraf karesiyle nasıl da hızlı geçtiğini fark ediyorum. Gülümsüyorum."
    Tolga Aydoğan

    https://youtu.be/sd69RpGhttU
  • Kahkaha kesin bir sınırdır senin sesin için;
    geçmezsin kahkahaya. Bu da gülümsemeyi
    senin tapulu malın yapar. Gülmek sende
    gülümsemenin bir noktada taşkınlığı
    oluyor daha çok. Bu bakımdan gülümsemenin
    bütün öğelerini de birlikte getiriyor. 
    İş bu kadar da değil, yeni bir takım öğeler
    de getiriyor. Ilıktır senin sesin. Güvenli
    olmaktan çok güven uyandırıcıdır. Konuşurken 
    kimseyi dinlememene ne diyeceğiz peki?
    Buna karşılık sözcükleri sakıngan sakıngan 
    kullanman var, ona ne diyeceğiz? Alırken
    suçsuz, verirken duyarlı bir ses. En büyük
    modaevini yönetecek olsa sinirli tonlar kazanacağına muhakkak nazarıyla bakılabilecek,
    ama, sözgelimi, hiçbir yerde belediye
    başkanı olamayacak bir sese. Sanırım,
    bakışlarla sesler arasında bir bağlantı kurulabilir.
    Belki de yanlıştır bu varsayım. Ama
    doğru olsa, senin sesinle bakışın arasında
    bir paralellik, hatta bir özdeşlik olduğu
    görülebilir. Daha doğrusu sendeki bu 
    özdeşlik böyle bir varsayıma itiyor kişiyi.
    Kimbilir, başka belirtiler gibi, bakış ve ses de
    aynı ruhun değişik planlardaki görünümleridir
    belki de. Ruhun, özdeş yönlerini denediği
    organlar olabileceği gibi, çelişkin yönleriyle
    belirdiği organlar da vardır. Olabilir.
    Söz bitince senin sesin de biter; oysa
    sözü tüketen sesler vardır; söz tükendikten
    sonra başlayan sesler vardır. Senin sesin
    sözle özdeş. Çığlık değil, düşünce senin
    sesin. Ama etin, kemiğin malı olmuş bir
    ses. Ömründe bir iki kez büyük ihanete
    dadanmak isteyebilir bu ses. Küçük 
    ihanetler onun düşüncesiyle kurduğu
    ilkeleri aşmaz, aşamaz. Ah! razı olma
    sevgilim, katıl. Katıl ama razı olma. 
    Biraz da kendinden memnun bir ses.
    En büyük eleştiriyi, yadsımayı son
    anda yaparsın sen: Sanırım sende
    bulduğum en doğru gözlem bu. Oysa
    eleştiriyi son anda yapmak, razı oluşun ta
    kendisidir. Korkaklıktır da. Şu var:

    Fotoğraf çektirmek için yan yana getirilmiş iki nesne değiliz biz
    Güvercin curnatasında yan yana akan iki güverciniz
    Mesafeler birleştirdi bizi bir de sözler
    Razı olma hiçbir sessizliğe
    Biliyorsun seni seviyorum
    Pencereden bakmayı
    Öğreteceğim sana
    Sesin 
    balkona asılı çamaşırcasına
    Havalansın, havalansın dursun
    Sokakta değil balkonda;
    dışarı çıktığın zaman
    romanını yastığın altına sakla;
    Şiirini mutfağa koy
    Boş bir deterjan kutusu vardır nasıl olsa,
    Öykünü yanına alabilirsin elbet
    Müziğini de, resmini de

    Niçin güvenmiyorsun bana?
  • Senin güldüğün,
    Benim defalarca öldüğüm bir fotoğraf var.
  • "Şimdi elimde duran bu fotoğraf, yaşadığımız kanıtlıyor. Sekiz insan ve üç kediyiz; bizler hepimiz yaşadık."
    Hüsnü Arkan
    Sayfa 53 - Zafer Yayınları
  • İngiltere, benim İngiltere’m! Hangisi benim İngiltere’m? İngiltere’nin eski ulu evleri güzel birer fotoğraf oluyor ancak, bir de Elizabeth çağıyla bir ilişki kuruntusu veriyor. İyi kraliçe Anne’in, Tom Jones’un gününden kalma gösterişli güzel konaklar var. Ama dökülen kurumlar, bu konakların, altın yaldızlı parıltısı çoktan silinmiş alçı kabartmalarını karartmakta. Eski şatolar gibi onlar da teker teker ıssızlaşmakta. Şimdi de yıkılmakta hepsi. İngiltere’nin kulübelerine gelince –işte ortada,– umutsuz topraklar üzerine yamanmış hantal tuğla konutlar.
    D.H. Lawrence
    Sayfa 185 - Can Yayınlari Akşit Göktürk çevirisi (Lady Chatterley'in Sevgilisi)