• Time-Life dergi imparatorluğunun sahibi ve editörü olan Henry
    Luce, Life dergisinin Nisan sayısında, pasaport büyük­
    lüğünde elli fotoğraf ile birlikte, McCarthy'nin resmi olmayan
    listesinin ön habercisi niteliğindeki yayını, önyargılı bir saldı­
    rıydı. Dorothy Parker, Norman Mailer, Leonard Bernstein, Lil­
    lian Hellman, Aaron Copland, Langston Hughes, Cliff ord Odets,
    Arthur Miller, Albert Einstein, Charlie Chaplin, Frank Lloyd
    Wright, Marlon Brando, Henry Wallace hepsi komünizmle flört­
    leşmekle suçlanıyordu. 1943 yılında bütün bir sayıyı SSCB'ye
    ayıran, Stalin'in resmini kapak yapan, Rus halkını ve Kızıl Or­
    du'yu öven aynı Life'tı bu.
  • Fotoğraf, geçmişmiş. Küçüklüğü herkesin. Her şeyin. Gölgelerin sonsuza dek yaşayabildiği tek yermiş.
  • Tükenmişlikle baş etmenin birçok yollarının en iyilerinden biri fotoğraf çekmektir; insan bu beceriyi çok erken yaşta edinmeli, çocuklara öğretmelidir; çünkü disiplin, estetik eğitim, keskin göz, sağlam sinirli eller gerektirir. Sıradan bir foto-muhabir gibi pusuda yatıp yalanlar yakalamak, Downing Sok. No. 10'dan çıkan VTP'lerin şapşal siluetini şipşaklamak değil benim söylediğim. İnsan elinde fotoğraf makinesiyle dolaşırken hangi konuda olursa olsun gözünden hiçbir şey kaçırmamakla sanki yükümlüdür. Güneş ışınlarının birden kıvançla eski bir duvardan yansımasını, bir somun ekmek, bir şişe sütle evine giden bir kız çocuğunun saç örgülerinin kopardığı koşuyu kaçırmamak zorundadır. Fotoğrafçı her zaman makinesinin sinsice yaptığı baskılara karşın kendi kişisel dünya görüşünde direnmeye çalışır...
    Julio Cortazar
    Can Yay. Cinayeti Gördüm
  • ... Sonra, dünyadaki diğer gençlerin yapacağının aynını yaptılar. Telefonlarını çıkartıp arkadaşlarına göndermek için fotoğraf çekmeye başladılar.
  • Kahkaha kesin bir sınırdır senin sesin için;
    geçmezsin kahkahaya. Bu da gülümsemeyi
    senin tapulu malın yapar. Gülmek sende
    gülümsemenin bir noktada taşkınlığı
    oluyor daha çok. Bu bakımdan gülümsemenin
    bütün öğelerini de birlikte getiriyor. 
    İş bu kadar da değil, yeni bir takım öğeler
    de getiriyor. Ilıktır senin sesin. Güvenli
    olmaktan çok güven uyandırıcıdır. Konuşurken 
    kimseyi dinlememene ne diyeceğiz peki?
    Buna karşılık sözcükleri sakıngan sakıngan 
    kullanman var, ona ne diyeceğiz? Alırken
    suçsuz, verirken duyarlı bir ses. En büyük
    modaevini yönetecek olsa sinirli tonlar kazanacağına
    muhakkak nazarıyla bakılabilecek,
    ama, sözgelimi, hiçbir yerde belediye
    başkanı olamayacak bir ses. Sanırım,
    bakışlarla sesler arasında bir bağlantı kurulabilir.
    Belki de yanlıştır bu varsayım. Ama
    doğru olsa, senin sesinle bakışın arasında
    bir paralellik, hatta bir özdeşlik olduğu
    görülebilir. Daha doğrusu sendeki bu 
    özdeşlik böyle bir varsayıma itiyor kişiyi.
    Kimbilir, başka belirtiler gibi, bakış ve ses de
    aynı ruhun değişik planlardaki görünümleridir
    belki de. Ruhun, özdeş yönlerini denediği
    organlar olabileceği gibi, çelişkin yönleriyle
    belirdiği organlar da vardır. Olabilir.
    Söz bitince senin sesin de biter; oysa
    sözü tüketen sesler vardır; söz tükendikten
    sonra başlayan sesler vardır. Senin sesin
    sözle özdeş. Çığlık değil, düşünce senin
    sesin. Ama etin, kemiğin malı olmuş bir
    ses. Ömründe bir iki kez büyük ihanete
    dadanmak isteyebilir bu ses. Küçük 
    ihanetler onun düşüncesiyle kurduğu
    ilkeleri aşmaz, aşamaz. Ah! razı olma
    sevgilim, katıl. Katıl ama razı olma. 
    Biraz da kendinden memnun bir ses.
    En büyük eleştiriyi, yadsımayı son
    anda yaparsın sen: Sanırım sende
    bulduğum en doğru gözlem bu. Oysa
    eleştiriyi son anda yapmak, razı oluşun ta
    kendisidir. Korkaklıktır da. Şu var:

    Fotoğraf çektirmek için yan yana getirilmiş iki nesne değiliz biz
    Güvercin curnatasında yan yana akan iki güverciniz
    Mesafeler birleştirdi bizi bir de sözler
    Razı olma hiçbir sessizliğe
    Biliyorsun seni seviyorum
    Pencereden bakmayı
    Öğreteceğim sana
    Sesin 
    balkona asılı çamaşırcasına
    Havalansın, havalansın dursun
    Sokakta değil balkonda;
    dışarı çıktığın zaman
    romanını yastığın altına sakla;
    Şiirini mutfağa koy
    Boş bir deterjan kutusu vardır nasıl olsa,
    Öykünü yanına alabilirsin elbet
    Müziğini de, resmini de
    Niçin güvenmiyorsun bana?
  • Fotoğraf demek uygarlık demek.
    Tüm uygarlıkların üstüne sıçtığım burda, bu uygar aygıtı al, bul buluştur, içine film yerleştir,objektifini ayarla, karanlık odaya gir, binlerce metrekarelik fotoğraflar bas, siyah-beyaz, binlerce metrekare büyüklüğünde, kesilip yan yana yapıştırıldığında, zavallı bir insanlık freskini oluşturacak olan fotoğrafları yolla, yalnız sana bunu öneren sevgiline değil, tüm tanıdıklarına, tüm insanlara, uygarlığın ortasında yaşayan tüm insanlara yolla ki, duvarlarını bu güzel görünümle, bu çağdaş freskle kaplasınlar ve içinde bulundukları durum için Tanrılarına yatıp kalkıp şükretsinler ve adaklar sunsunlar.
    Yaşasın fotoğraf!
    Yaşasın bana bunları yazdıran sevgilim!
    Yaşasın içine sıçtığım uygarlıklar!
    Onlar için yaşasın!..
  • Daha önce Gavur Mahallesini okumuştum ve beğenmiştim, bu kitabı daha da çok beğendim dersem yalan olmaz galiba.

    Kitap ilk olarak, Margosyan'ın ustam diye hitap ettiği Hagop Mıntzuri'ye cevap niteliğindeki yazısı ile başlıyor.

    "Margosyan'ın Diyarbakır yöresini anlattığı ilk öykülerinden "Halil İbrahim"i okuyan Erzincanlı Ermeni yazar Hagop Mıntzuri, Marmara Gazetesi'nin 18 Mart 1976 tarihli sayısında bir açık mektup kaleme alır ve Margosyan'a övgüler düzer. Ardından da "Edebiyatı unutma, sabahından çal, gecenden çal, eser ver bize" diye çağrıda bulunur."

    O kadar içten o kadar keyifli ki bu mektuba verdiği cevap, çocukluktan, istanbul'a gönderilme serüvenine kadar, bir konudan bir konuya, çocuk gibi heyecanla atlaya atlaya anlatıyor her şeyi.
    Daha sonra ki öykülerde de tek tek her öyküde denk geldiğiniz kişilerle karşılaşıyorsunuz.

    Ben bazı yazarları okurken, sanki okumuyor da bir yerlerde oturmuş onları dinliyor gibi hissediyorum kendimi. Nefes almayı unutmuş ve ağzı açık kalmış bir durumdayım sanki.
    O kadar sıcak, o kadar içten ve samimi ki yazar.

    Gazeteci Ragıp Duran'ın bir makalesinde dediği gibi :

    [ Margosyan'ın diline bir dengbej gelip yerleşmiş sanki. Geçenlerde bir yabancı gazetede Kahire'deki kahvelerde öykü-masal anlatan amcalardan birinin fotoğrafını görmüştüm. Biletimiz'i okurken o fotoğraf çekildi yeniden. Margos amca, bir masanın üstüne konmuş iskemleye oturmuş, elinde bir kitap, arada sırada gözlüklerini çıkarıp nargile ya da kahve içen dinleyicilerine bakıyor. Ulu Cami'nin önündeki kürsülere tünemiş Ermeniler, Kürtler, Museviler, Süryani ve Keldaniler usul usul dinliyorlar kendi öykülerini. Arada bir, Ermeni'nin biri ya da bir Hıristiyan "Ape Margos, o kadının adı Mari değil Hayganuş" diye tekzip iddiasında bulunuyor." ]

    ***
    Bazı yazarlarımız yurtdışında yaşar ve yabancı dil yayınlar kitaplarını, sonra da kalkar bunu türkçeye çevirttirir. ( Türk değil de başka bir ülkenin vatandaşı gibidirler)

    Böyle yazarlar da, yabancı dil olan kitaplarını tekrardan türkçe olarak yazar.

    Buyrun size yazar var, bir de yazar var farkı.
    Margosyan'ın 2000 yılında sabah gazetesi yazarı Refik Durbaş ile yaptığı söyleşiden bir kesit :

    Yazma serüvenin ne zaman başladı?
    "1953 yılında Diyarbakır'dan ayrıldıktan sonra, lise tahsilimi burada, İstanbul'da yaptım. Lise son sınıfta artık yavaş yavaş bir şeyler karalamaya başlamıştım. Diyarbakır'da yaşarken Ermenice bilmiyordum. İstanbul'da öğrendim. Ermenice hocam, 'Senin elin kalem tutar, yazdığın kompozisyonlar fena değil, gel sen Diyarbakır'ı anlat' diyerek teşvik etti beni. Ben de doğrusu, onun tavsiyelerine uydum, işte ufak ufak Diyarbakır'ı, oradaki insanların yaşamını anlatmaya çalıştım."
    Kaç yıllarıydı o yıllar?
    "İşte 1957–58… Sonra, işte yazdığım bu hikâyeler genellikle İstanbul'da çıkan yerel gazetelerde, mesela Marmara'da yayımlandı. Ardından bir kitap haline dönüştürdüm bunları."
    Ermenice?
    "Evet, Ermenice... Ve 1988'de 'Ermenice yazan yazarlara verilen bir ödül var Fransa'da... "
    Eliz Kavukçuyan Ödülü…
    "Evet, o ödülü aldım. Sonra bir: arkadaş, tesadüfen bunu duymuş, geldi bana teklif etti, 'bunu Türkçe yayımlamayı düşünür müsün' dedi. Doğrusu ben o güne kadar bunu hiç düşünmemiştim. Olur dedim. Ve ben oturdum bütün hikâyeleri yeniden Türkçe yazmaya başladım, hiçbir zaman Ermeniceden tercüme etmedim yani...