Hüseyin Rahmi Gürpınar'dan okuduğum ikinci eserdi bu kitap. Okuduğum diğer
" Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç" kitabı gibi bu kitapta ilgi çekici betimlemelerle doluydu.
İlk Sayfalarda Matmazel Anjel Karşılıyor bizi, Fransa'da bir fahişe olan bu kadın bir Fransız beyfendiden çocuk sahibi oluyor ve bu beyefendi çocuğu kabul etmiyor. Anjel bu hayal kırıklığı üzerine bir yazar olan Mösyö Bodler'in kapısını çalıyor. Anjel'in aklından geçen bu yazarın kendi gibi fahişeler üzerine yazdığı eserlere bağlı kalarak kendine acıması ve bunun üzerine çocuğu kabul etmesiydi. Kitapta Anjel ve yazar arasında geçen diyalogları çok sevdim ve yazarın ahlakçılık üzerine yaptığı eleştiri gerçekten beni kitaba kitledi. Kitabın ileri sayfalarında Anjel ve yazar arasında bir çatışma oluyor ve bir anlasmaya varıyorlar bunun sonucunda her ikisi de kendi hayatlarını birbirlerine aktarıyor ve yazar bunun üzerine Anjel'den dinlediklerini yazıya döküyor ama Anjel kitaptan kazanılan para ile çocuğuna bakması şartıyla hayatının bir kitaba konu olmasını kabul ediyor. Eserin ileri sayfalarında Anjel eline geçen bir fırsat sayesinde İstanbul yolunu tutuyor ve Mürebbiye olarak Dehri Efendinin evine yerleşiyor.
Evin oğlu olan Şemi Bey'in Anjel'in Mürebbiyelik yaptığı çocuklara Fransızca sevmek fiilini öğreterek kendince ilanıaşk ediyor ve aşk dörtgeninin bir köşesi ilk sayfalardan keskinleşmeye başlıyor. Yazar bu evi çok güzel tasvir etmiş doğrusu adeta bende o evin bir odasında onlarla birlikte yaşadığımı hissettim. Olaylar ilerledikçe aşk üçgeninin diğer iki köşesi de karşımıza çıkıyor; evin eniştesi Sadri ve ailenin büyük amcası. Eserde bahsedilmiş olan Eda adında bir hizmetçi bu aşk üçgenini evin beyi Dehri'ye göstermek isterken kendi kuyusunu kazıyor ve doğrusu kitapta en üzüldüğüm kısımsa