"Gün'le ben acayip tırsmıştık. Ama etkilenmiştik de. Daha sonra Berrin Abla'dan öğrenmiştim işin ayrıntısını. Aynen kızın anlattığı gibiydi. Defalarca uyarıldığı halde, sufleyi senaryoda yazıldığı gibi vermiyor, değiştiriyordu. Oyunculara kendi yazdığı güzel replikleri fısıldıyordu. "Kız deli," demişti Berrin Abla.
Evet, bir şeyi başkalarına rağmen güzelleştirmeye çalışmak delilikle bir diye düşünmüştüm."
"O anda düşünülecek daha önemli bir şey yokmuş gibi, sanal alem geçmişi geçmişte bırakmıyor diye düşünüyordum. Geçmişin kütüphanelerde, sahaf depolarında çürümesine izin vermiyor. Birileri internette eski mezarları kazıyor, çok derinlere gömülmüş günahları bile gün yüzüne çıkarıyordu. İnternet Pandora'nın bütün kutularını açıyordu. Bu zamansız ve mekansız alemde zamanaşımı, pişmanlık, unutulmak, geçmişte kaybolmak diye bir şey yoktu. Ölüm bile yoktu. Bıraktığımız her iz bizi sonsuza kadar takip ediyordu. Geçmişimiz geleceğimize teslim olmuştu. Dün yarın olmuştu artık. Zamanın tümü, geçmiş-şimdi-gelecek yekpare bir zaman olmuştu. Ne içindeyim zamanın, / Ne de büsbütün dışında. / Yekpare geniş bir anın / Parçalanmaz akışında. Olmuştu."
"Hayatta ben en çok babamı sevdim. Ben Ali'de babamı aradım. Sonra babam yaşındaki adamlarda Ali'yi aradım. Babamda eski babamı aradım. Bu zincir böyle giderken Osman bende annesini aradı. Ben kendimi annesiz hissettiğim için anne olmaya korktum. Benden iyi bir anne çıkmamasından, kendi parçamdan yaratacağım varlığın, sefillikte beni geçmesinden korktum. Doğurmadım. Ama Osman'ın annesi oldum. Osman'ın annesi olduğum anlar bir sonraki güne uyanmama yaradı.
Ezcümle, herkes varlığındaki boşluğu doldurmak istiyor. Dolduramadan ölüyor. Ama uğraşma boşuna, o boşluk dolmaz! Varolmanın boşluğu o! Dolsa biz, biz olmayız!"