Gerçeği yüreğimde saklamakla yetindim: Bizim en mutlu olduğumuz anlar, Tanrı'nın bizi sevimli bir deliliğin içine sürüklediği anlardır ve biz de çocuklara aynı biçimde davranmalıyız.
"Keşke her gün şöyle diyebilsek: Sevdiklerimizin üzerinde, sevinçlerini paylaşmak ve mutluluklarını çoğaltmaktan başka hiçbir etkimiz yok," diye haykırdım.
"İçlerindeki can, kaygı dolu bir tutkunun acılarıyla kıvranırken ve kederle sarsılırken, yüreklerine bir damla su serpebiliyor muyuz acaba?"
Birbirimizi mutlu edemememiz yetmiyormuş gibi, yüreğimizin bize zaman zaman bağışladığı sevinci de birbirimizden esirgememiz mi gerekiyor? Efkârlı olduğu halde mutsuzluğunu gizleyebilecek, yakınlarının neşesini yok etmeden onu kendi başına üstlenebilecek kadar kişilik sahibi olan tek bir insan gösterin bana! Bu efkar, daha çok, kendi kişiliksizliğimizle ilgili içsel bir kaygı, kıskançlıkla iç içe, aptalca bir kendini beğenmişliğin kışkırttığı bir aşağılık duygusu değil midir? Mutlu edemediğimiz insanların mutlu olduklarını görüyoruz ve buna dayanamıyoruz."
"Benim de söylemek istediğim işte buydu; neşesizlik, tıpkı atalet gibidir, çünkü bir tür atalet durumudur. Doğamız hep neşesizliğe bağlı kalır, ama buna rağmen bir kez kendimizi toparlamak için gereken gücü bulduk mu, işlerimiz kolayca elimizden gelir ve çabalarımızdan gerçek bir zevk duymaya başlarız. "