28 Haziran’da, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun varisi Arşidük Franz Ferdinand uğradığı suikastte on dokuz yaşındaki bir Sırp öğrenci tarafından öldürülmüş, 1 Ağustos’ta savaş patlak vermişti. 1925’te Jung şu satırları yazacaktı:
“Aşırı dengelenmiş psikoz olduğumu hissediyordum ve bu duygudan 1 Ağustos 1914’e dek kurtulamadım."
Yıllar sonra Mircea Eliade’ye şöyle diyecekti:
Bir psikiyatr olarak endişeleniyordum. O günlerin diliyle "şizofreni yapmak" üzere olabileceğimi düşünüyordum... Aberdeen’deki kongrede sunmak üzere şizofreni üzerine bir konuşma hazırlıyordum ve sürekli “Kendimi anlatıyor olacağım! Bu konuşmayı yaptıktan sonra delireceğim,” diye düşünüyordum. Kongre Temmuz 1914 ’te yapılacaktı, yani tam da Güney denizlerinde seyahat ettiğim üç düşü gördüğüm dönemde. 31 Temmuz’da, konuşmamdan hemen sonra gazetelerde savaş çıktığını okudum. En sonunda anlamıştım. Ertesi gün Hollanda’da karaya çıktığımda kimse benden daha mutlu değildi. Artık benim için bir şizofreni tehlikesi olmadığından emindim. Düşlerimin ve görümlerimin kolektif bilinçaltının temelinden geldiğini anlamıştım. Artık yapmam gereken şey bu keşfi derinleştirmek ve doğrulamaktı. İşte kırk yıldır yapmaya çalıştığım şey de budur.
Yaşayan anlam “ancak onu kendi içimizde ve kendimiz aracılığıyla yaşadığımız takdirde canlı kalabilirdi.” Yaşam özünde yeni olduğuna göre yaşamı yalnızca geçmişe bakarak anlamak olanaksızdı. Dolayısıyla oluşturmacı bakış açısı şu soruyu ortaya koyuyordu:
“Bu mevcut psişeden yola çıkarak onun kendi geleceğine uzanan bir köprü nasıl kurulabilir?"
1902 yılında eşi ve beş çocuğunun annesi olacak Emma Rauschenbach’la nişanlandı. Jung bu zamana dek bir günlük tutmuştu. Günlüğündeki son yazılardan olan Mayıs 1902 tarihli notta şöyle yazmıştı: “Artık kendimle yalnız değilim, korkutucu güzel yalnızlık duygusunu ancak yapay olarak anılarımda çağırabiliyorum. Bu da sevginin karanlık yüzü.” Jung için evliliğinin anlamı alıştığı yalnızlığından uzaklaşmasıydı.