Ne yapacaktık peki? Hepimiz eninde sonunda mezara gidecektik, bizim uğraşımız, bir örümcek ağında hala hayatta olduğundan dolayı kurtulmayı uman sineğin uğraşından farklı değildi.
Başka ne diyeceğimi bilemiyordum; sanki yurtdışında olmak gibi diye düşündüm, hani etrafınızda ne olup bittiğini anlayamazsınız ya. Aslında bir bakıma hep yurtdışındaydım, yurtdışından başka bir yer bilmiyorum diye düşündüm ve ülkem neresi diye sordum.
Her insan bir adadır diyesim geldi. Sonra doğrusunun bunun tam tersi olduğunu hatırladım, yani “no man is an island” dendiğini. Yetersiz ta da aptalca gelmeyecek ne söyleyebileceğimi bilemedim. Acı hissetmeyen insanlar hakkında bir şeyler okumuştum, bu insanlar sürekli kendilerini yaralama tehlikesiyle karşı karşıyaymışlar. Ben de mi öyleydim? Farkına varmadan öyle olmuştum da bir gün ölümcül bir yara mı alacaktım?
….diye bağırdım kafamın içinde. Sonra kendime bir sus dedim, kendimi payladım: Aklını başına topla! Böyle bir yere varamazsın! Peki nasıl varayım o zaman? Nasıl? Koridordan, bir şey için yanıp tutuşmalısın diyen bir fısıltı geldi.