Bir insana güvenmek ile inanmak arasında ince bir çizgi vardı. Şüphe, zihne yerleştiğinde güven yavaş yavaş uzaklaşır ve kaybolurdu. Bir insana güvenmeseniz de onunla yaşamaya devam edebilirdiniz. Fakat inanç, sihir gibiydi. Gönülden bağlanıp koşulsuz kabul ettiğiniz insan, karşınıza geçip size doğruları söyleyip canınızı yakmak istese bile ona inanmazdınız. Gözünüze, kalbinize bir perde iner, sanki bir büyü altındaymış gibi ona inancınız bitmezdi.
Bazı acıların yeri çok derindeydi. Nereye gizlendiğini, canınızı nasıl bu kadar acıttığını bilemezdiniz. Sızısı sizi sadece üzer, elinizden ağlamak dışında hiçbir şey gelmezdi. Çaresizliğin kollarına bir kez düştünüz mü kolay kolay kalkamazdınız.
Sessizlik her zaman daha iyiydi. Güven verirdi. Gürültünün içinde anlam veremediğim bir kargaşa vardı. Yanlış görmemize ve ani tepkiler vermemize neden olurdu. Eğer sessiz kalırsanız her şeyi daha net görerek doğru seçimler yapardınız. Gürültünün içindeki gerçek, yanılgılarla doluydu.
Aşk bencildi.
Sevgi bencildi.
Ben bencildim.
İnsanoğlu böyle değil miydi? Severken de sevilirkende bencildik. İhtiyaçlarımıza göre yaşıyorduk. Hayatta kalmak için hislerimize tutunuyorduk.