Re

Re
@fueltofire
Truth is unobtainable, mankind does not deserve it.
The Wind
Now, don't hang on Nothing lasts forever but the earth and sky It slips away And all your money won't another minute buy
Bu kadar insan, hani tek bi tür, oturup tek bir gün susmuş mu birlikte? Bi kerecik izlemiş mi güneşin doğuşunu, batışını? Bi suyun akışını bile almış ezbere.
Letter from Sigmund Freud to Arnold Zweig, May 31, 1936
"Truth is unobtainable, mankind does not deserve it”
Gertrud
Kitaplarda, kafasındaki düşüncelerin yansımasını gördükçe insan daha keskin hissediyor içindeki yaşamın canlılığını. Mutluluk; yaşam farkındalığından uzaklaşmak, sarhoş olmak iken acı, keder ve tüm o çileler insanı zinde tutan nadide anılar olarak kalıyor. Bir baş kaldırışın simgesi, ''ben de buradayım.'' deyişi gibi. Gertrud'u okurken çok farklı düşüncelere daldım. Tema oldukça yanıltıcıydı, bir savaş vardı ve bu savaşta kimse kazanamıyordu. Bir tarafta fiziksel kusurlarıyla yıldızlardan düşen bir Kuhn, öte yandan hazlardan gelen yavan tattan bıkmış ve son arzusunu kaybetmiş bir Muoth savaşıydı bu. Muoth acısına son vermişti elbet fakat bu onun kazandığını gösterir miydi ? Hala bir yerlerde acı çeken bir Kuhn vardı ne de olsa. Kuhn ile Muoth mükemmel bir uyum içinde felsefelerini yaşıyorlardı aslında. Acılarıyla var olan ve arzuların hiçliğinde boğulan insancıkların uyumu. Herrmann Hesse ve Spinoza'nın tanrısı (ayrıca Albert Einstein'ın da tanrısı) sanırım aradığım o biricik tanrıydı. Onu aramanın bir anlamı yoktu, o her yerdeydi, kimi zaman içinde seninle bir olan kimi zaman bir ırmaktı(siddhartha göndermesi ;) Diğer o dinlerden tek farkı, Tanrı-Doğa kişiden yalnızca onu dinlemesini, hissetmesini istiyordu. Siddharta ile kıyaslamak mantıksız olur. Gertrud süslü felsefi cümlelere sahip edebiyat kitabı iken Siddharta benim gözümde bir başyapıt. Çünkü edebiyatın taşıyamayacağı o yükü bir koşuda sırtlanan felsefe kitabı kendisi.
Hermann Hesse