• Tüm Latin Amerika'da Gabo olarak bilinen yazar Gabriel José de la Conciliación García Márquez'e göre sorun zamanda: "Ahlâk da bir zaman sorunudur."
  • 255 syf.
    ·Puan vermedi
    Başkan Babamızın Sonbaharı

    Mevsim hep sonbahardır, galebe çalanın baharlarında(!) da, mazlumun tüm zamanlarında da zaman hep sona akar. Zalim, hangi çeşnilerden beslenirse beslensin zorbalığın estirdiği korku anaforunda, despotun yüreğini mesken tutacak, sadece kendi dehşetiyle örtüşen bir yalnızlığa ve kabusa esir edecektir hem de tüm halkın adedince...O sarmaşık sanrılarında hafıza yitimi armağan olsa da tam olarak yitmeyecek ölüm anında ölüm dilendirecek, heyhat, bu ne beyhude bir yaşammış,burgusuyla çocukların masumluğunda kadınların rahimlerinde boğulup boğulup dirilecek, zaman geriye çözülecek, çözüldükçe düğümlenecek, derken zamansızlaşacak...Evet, Gabo Antil kültürünün tüm birimleriyle (argosu, müziği, şiiri...)bir zorbaya vücud biçerek Latin Amerika despotlarından(Perez, Gomez,Trijullo..)hatta Romalı(Neron)dan mürekkep bir Başkan Baba yaratıyor.Bu ülke siyasalının Gabo edebiyatında efsanevi geçiti sağlam adımlarıyla pasif halkın kalp atışlarında yankılanıyor.Despotun sesi oranında nefessiz kalan bir halk imgesiyle iniltili solmuş bir tablo seyrettiriyor. Zaman iç içe geçiyor, sesler düşünceler iç içe geçiyor anlatıcı ben, sen, biz, o derken çok sesli bir musiki yükseliyor romandan.Bu anlatış biçimi bu vals başımı döndürüyor döndükçe kitaba sıkıca sarılıyor ve kendi sesimi duyuyorum Gabooo büyüksündiyorum.
    Kitap nazarımda psijolojik bir roman minvalinde yol alıyor.Burada Latin halkın kadersizliğinden ziyade bir diktatörün sancısı, cinsel tatminsizliği, kendini Tanrılaştırması, ihanetlere biçtiği cezalar, bir aşk yıkımının tozu toprağı, annesine bağlılığı ( beslendiği tüm zorbaların neredeyse ortak zaafı anneye aşırı tutku -Neron/Gomez...) ve aslında içten içe gerçekleri bilmesi muazzam ifade ediliyor.Ölüm anında bir yüzleşmenin hikayesi olsa da okurun eline verdiği prizmayla bir ülke tarihinin kesitleri belirginleşiyor. Muhteşem bir armoni eşliğinde.
  • 416 syf.
    ·1 günde·10/10
    Latin Amerika Edebiyatı'nı neden bu kadar çok seviyorum, üstelik daha sadece üç yazar ile tanışmışken. Gabo'nun, ölümün arkasına gizlediği büyülü gerçekçiliği mi, Coelho'nun, bazen sanki misyonermiş gibi hissettirse de, anlatımındaki rahatlatıcılığı mı,  Llosa'nın, tek kitabını okusam da henüz, hüznü ve coşkuyu harmanlaması mı? Hepsi de var ama sanırım başka önemli bir şey daha var: alt metinlerde okuduğum, iki Coğrafya dünyanın iki ucunda olsa da, toplumsal yaşanmışlıklar olarak çok kesişimin olması. O kadar ki, bazen kendimi bir Yaşar Kemal bir Sabahattin Ali kitabı okuyup, bu coğrafyanın kapanmayan yaralarını deşiyormuş gibi hissediyorum. Bu düşüncem, yeni Latin Amerikalım Galeano'yu okuyunca daha da pekişti.

    Galeano'nun, sevenlerinin yakıştırdığı bir unvanı var: İnsanlığın vicdanı ya da Dünyanın vicdanı. Vicdan...O Vicdanın çığlıkları, yılın her gününde duyuluyor. Elimizde bir takvim var aslında ve takvimin her yaprağında  bir olay okuyoruz. Her olayda da, ya bir insanın ya da doğanın çığlığını duyuyoruz: çağının ilerisinde olan kadınların çığlığı, çağının gerisinde bırakılmış kadınların çığlığı, özgürlükleri elinden alınıp köleleştirilen, kendi topraklarında esir olanların çığlığı, bu esarete baş kaldıranların çığlığı, altın madenleri nedeniyle ağaçları kesilip dağları traşlanan doğanın çığlığı, doğaya sahip çıkanların çığlığı....
    Her takvim yaprağının arkasında yazılanlarla bir şeyler öğrenir ya insan,  bu kitabı okudukça da öyle oluyor. Mesela Napolyon'dan kaçan Portekiz Kraliçesi ve yanındakileriler Rio Karnavalının öncüleriymiş. 1900'lü yılların başında, özgürlükler ülkesi! ABD'de yapılan olimpiyatlatlarda açılış törenine katılan kadınlar, zenciler ve Asyalılar, 5 ay süren oyunlarda yarışamamışlar. Daha neler neler. Ne kadar not aldım, farkında değilim.
     
    Kitapta yer alan olayların çoğunluğu Latin Amerika ile ilgili. Bu nedenle, özellikle Latin Amerika Edebiyatı'na meraklı olanların okuması gereken bir kitap. Ama vicdanlı olan herkese de tavsiye ederim. Mutlaka okuyun.
  • 128 syf.
    ·Puan vermedi
    Yine bir Gabo dayının eserini bitirmenin mutluluğunu yaşıyorum. Okuyanlar bilirler biraz zorlar kendisi okuru.
    Kurgularında mutlaka bir cenaze, ev, rahip bulunan anlatımlarında oldukça enteresan bir şekilde de karakterleri irdeler.
    Bu kitabımızda her anlatımda olduğu gibi, en baştan konunun ne olduğunu aktarıp geriye dönüşlerle ilerlediği, tüm kasaba halkının nefret ettiği bir doktorun ölümünü ve cenazesinin defnedilmesine karşı çıkan bu kişilere rağmen kendisine vermiş olduğu sözü yerine getirmek için uğraşan albay, yanında kızı ve torunu ile girdiği mücadeleyi anlatıyor.
    Anlatımın albay, kızı ve torununun gözünden aktarıldığı bu kitabını da çok sevdim, tavsiye ederim.

    #alıntı

    "İnanın ben tanrı tanımaz değilim albayım. Olan şu ki; tanrının var olduğunu düşünmek, var olmadığını düşünmek kadar rahatsız ediyor beni. Bu yüzden bunu hiç düşünmemeyi yeğliyorum".
  • Bir öykünün her bir yazılışının, bir öncekinden daha iyi olduğuna inanmışımdır hep. O halde, hangisinin en sonuncusu olması gerektiğini nereden bileceğiz? Zekanın yasalarına değil, içgüdülerin büyüsüne kulak veren bir meslek sırrı bu; tıpkı pişirdiği çorbanın ne zaman hazır olduğunu bilen aşçı gibi. Yine de ne olur ne olmaz diye, onları bir daha okumayacağım; kitaplarımın hiçbirini pişman olma korkusuyla asla bir daha okumadığım gibi. Onları okuyacak olanlar, onlarla ne yapılacağını bilirler. Neyse ki kağıt sepetine atılmak, bu "On İki Gezici Öykü" için yuvaya dönüşün ferahlığı gibi olacaktır herhalde.
  • 192 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Güney Amerika'nın güneşi, Marquez'i okumaktan her zaman büyük bir keyif alırım. Ama şu hikayeler resmen heyecanımı artırdı. Şu an hala kalbim çarparken yazmak istedim.

    Marquez'in dili üzerine söylenecek binlerce şey söylendi elbet ama insanı bu kadar uçuran, büyüleyen bir yazar zannımca çok azdır. Kitabın ön sözünde yazma hikayesini öyle güzel anlatıyor ki. Hikayelerini 18 yıllık bir süreçte yaza yaza bu hale nasıl getirdiğini, her yaşadığını enfes bir hikayeye nasıl dönüştürdüğünü, bir gece rüyasında kendi cenazesine katılma hikayesinin üzerindeki etkisini, hikaye yazarken gösterdiği çabanın aslında roman yazarken gösterdiğinden nasıl daha fazla olduğunu, bunların bize ulaşana kadar nasıl da uğraştığını anlattığında bir kere daha hayran kalıyorsunuz.
    "İyi bir yazar, yayımladıklarından çok, yırtıp attıklarıyla değerlendirilir."cümlesiyle de ne demek istediğini anlamak mümkün, 18 yıl.

    Bu arada hikayelerini yazdığı defteri kaybetmesi de başka acı bir olay, müsveddeleri atarken güzelim kitabı da atmış belli ki.
    Hatta sonrasında deli gibi yazma ihtiyacının bir kısmında, defter yetişmediği için çocuklarının okul defterlerine yazmaya başlamış bir de kaybolmasın diye yazdıklarını çocukları tarafından taşınmış.

    12 öykünün hepsi birbirinden kıymetli ama benim en çok hoşuma gidenler; "İyi Yolculuklar, Sayın Başkan", "Kendimi Rüya Görmek İçin Kiralıyorum". "Ben Yalnızca Telefon Etmeye Geldim" ve en sonuncusu, en nefisi, sürükleyicisi, şahanesi: "Karda Kan İzleri."

    Hikayeler o kadar acayip yerlere götürüyor ki tepetaklak oluyor, nereden çıktığı bilinmez bir delikten girerek onun dünyasında kayboluyorsunuz.
    Bu arada "Ben Yalnızca Telefon Etmeye Geldim" hikayesini ya bir yerde daha önce okudum ya filmini izledim ya da usta aşırmacı bir yazar kitabının bir köşesinde bu hikayeyi bir yere serpiştirdi, çok iyi hatırlıyorum ama nereden hatırladığımı bir türlü bulamadım, daha önce okumadığımı biliyorum işin içinden çıkamadım.

    Son olarak bence Gabo'yu hiç okumadıysanız başlangıç olarak güzel bir kitap olur bu.
    Ayrıca yerli ya da yabancı son moda, postmodern öyküleri neden okuyamadığımı daha iyi anlıyorum. Esas kaynaklar; Marquez, Kafka, Sabahattin Ali, Gogol gibi yazarlar olunca diğer hepsi yavan ve zaman kaybı geliyor sanki.
    Tabi bu da bir tercih ama hayat iyi kitapları okuyabilmek için çok kısa. Zaman kaybetmek beni mutsuz ediyor.
    Mutsuz olmamak için, iyi kitaplar seçin.

    Hatta Hipokrat diyor ki; "Ars longa, vita brevis" tamamı da
    "Ars longa, vita brevis, okkasio preseps, eksperimentum perikulosum, yudisium diffisile."
    Yani diyor ki;
    " Sanat uzun, hayat kısa, fırsat kaçıcı, deneyim aldatıcı, karar zor."
  • Öyküyü yazma düşüncesi, ilk olarak yetmişli yılların başında, Barcelona'da beş yıl yaşadıktan sonra gördüğüm ilginç bir rüya yüzünden geldi aklıma. Rüyamda kendi cenazemde olduğumu görmüştüm, koyu renk yas giysilerine bürünmüş, ama bir eğlence havası içindeki bir grup dostumun arasında yürüyordum. Bir arada olmaktan hepimiz mutlu görünüyorduk. Hele ben, uzun zamandan beri görmediğim o en eski, en sevdiğim Latin Amerikalı dostlarımla birlikte olmak için ölümün bana verdiği bu olağanüstü fırsattan dolayı hepsinden daha mutluydum. Törenin sonunda herkes gitmeye başladığında ben de onlarla birlikte gitmeye yeltendim, ama içlerinden biri, kesin bir ciddiyetle benim için eğlencenin artık sona erdiğini anlattı. "Bir yere gidemeyecek olan tek kişi sensin," dedi bana. Ölümün, bir daha asla dostlarla birlikte olamamak demek olduğunu ancak o zaman anlayabildim.