Tekrar hissetmek için göğsüne daldırıp elini, yüreğini var gücüyle sıkmak isterdi. Korkuyordu öte taraftan, iman tahtasının altında sadece kararmış bir boşluk bulmaktan.
Hadi bakalım.
Aydınlık bir geceydi. Lanetli şehir ışıklarını karartmak ne mümkün. Ne yürümeye ne durmaya gücü yoktu aslında. Bedenini fırlattığı kaldırımlarda, adımlara kapılıp sürüklenirken, sadece duramıyordu.
Çok aydınlık.
“Gözlerinin içi gülüyor, ne güzel” demişti tanıştığı birisi evvelki gün. Nasıl zoruna gitmişti. Telaşla gözlerini kaçırmıştı. Acımak, hissetmek, ağlamak - nasıldı? Kahrolası kuraklık.
Işıkları biraz kıssak.
Bir yabancının gözlerinin arkasına hapsedilmiş zayıf, küçük, kötücül bir ruhtu. Gökte gün ve gecenin baş döndüren hızda dönmesini izliyordu mevsimlerdir.
Karanlık bir sokak, sonunda.
Bir kez daha ölmeyi becerememek korkusu yaşamaktan da beterdi. Kör bıçak, zayıf zehir, ince ip. Sahi, bir ömür kaç saatti?
Kahretsin - yine çıkmaz.
Oturdu adam. Bir sigara uzattı kaldırım taşına, kendisine de bir tane tutuştururken. Dünya yavaşladı. Tam bu saatte dünya hep yavaşlardı. Kısa bir an sidik kokmaz oldu çıkmaz. Düşen bir kor tanesi kolunu yaktı. Acımasızca sırıtarak derin bir nefes daha aldı sigarasından. Bir kedi uykusunda döndü. Bir perde aralandı. Uzakta bir çocuk ağlamaya başladı.
Dönme zamanı.