Gökhan Bozkuş

Aslında bu hikâyeyi anlatmaya hakkım var mıydı bilmiyorum. Gün geldi anlatmadan edemeyeceğimi anladım. Bir gözün hercai ıslaklığından gönül aynama düşen bu hikâye, o gözün aynasına yansıdı. İki aynanın arasında sonsuza düşen bir göz kırpımı an, süreğen bir çizgiye dönüşen nokta… Belki de kalbimin sırları arasında kalmalıydı
Reklam
Sanki bu duvar öyle de başka duvarlar farklı mı? Her birimiz kendi ellerimizle ördüğümüz duvarlar içine hapsetmiyor muyuz yüreğimizi? Bütün dünya da bir duvarlar ülkesi değil mi bir bakıma?...
Bir defasında, ders çıkışı birlikte yürümeyi teklif etmişti. Ben çekindim. Neden öyle yaptım, bilmiyorum. Biz bir avuç köylüydük. Birbirine sokulan koyunlar gibi birlikte hareket ederdik. Bilenler bilir, koyunlar hava biraz ısınınca, birbirine sokulurlar. Sanki birbirinin gölgesine sığınırlar ve beraber giderler bir yere gideceklerse, çoğu zaman da gitmemeyi tercih ederler. “Kürstüler yine,” derdi anam. Bizim otlağımızda da kızgın bir rejimin kavuran rüzgârı esiyordu.
Sonra içerde ayak sesleri gitti, sonra ayak sesleri geldi hoyrat. Sonra yine ayak sesleri gitti. Ve ayak sesleri geldi. Bir kelebek kanadı çırpınıyor gibi. Yürüyor mu, uçuyor mu ya da ne bileyim yüzüyor mu bu adımlar...
Gittim, gördüm... Ama sormadım. Bana kardeşim öğretmişti. İyi dostlar “Nasılsınız?” diye sormaktan korkarlarmış. “Ya, kötüyüm, derse...”
Reklam