"Olimpia'ya gidip atletizm müsabakalarını görmek için, uzun bir seyahate katlanırsınız. Fidyas'ın güzel bir heykelini görmek için de daha uzun bir yolculuğa katlanır ve onları görme zevkini tatmadan ölmeyi büyük bir felaket sayarsınız. Fakat Fidyas'ın heykellerinden çok üstün olan ve görmek için de pek uzağa gitmeye gerek olmayan, ne o kadar zahmete ne de o kadar yorgunluğa mal olmayan, her yerde görülen eserleri seyretme arzusunu asla duymayacak mısınız? Acaba asla aklınıza kim olduğunuzu ve niçin doğmuş olduğunuzu düşünme kaygısı gelmeyecek mi? Tanrı'nın, bilmeniz ve tanımanız için gözünüzün önüne serdiği, kâinatın o kadar imrenmeye layık manzalarına hiç dikkat etmeden mi öleceksiniz?"
O günden beri kiminle yüz yüze gelsem bir harita görüyorum; küçük yada büyük ölçekli, fiziki ya da siyasi, basit ya da mufassal. Her harita, Mona Lisa'nın esrarengiz tebessümüyle aydınlanıyor, göllerine, bataklıklarına, akarsularına, vadilerine, dağlarına, demir yollarına, ormanlarına şehirlerine vahalarına ve buzullarına çağırıyor beni.
Geçen sabah senin üzüntülü olduğunu söylediler. Dokunsalar ağlayacakmışsın. Dokunmamışlar. Yine de ağlamışsın; dostun gözünden akan bir damla yaşın yeryüzündeki bütün gölleri tuz gölü yaptığını bilmez gibi.