“güzel bir gün neden uyuma arzusu verir, biliyorum ben. öğrendim... buraya, bu güzel güne, bir hikayenin yavaş yavaş
mayalanarak köpürdüğü bu güzel güne, hayatın yağmurdan ve rüzgârdan atlarıyla içimize koştuğu bu güzel güne, geniş bir ailenin genç yaşlı bütün kadınlarının birbirlerinin memelerinin nasıl göründüğünü merak ettikleri için bir odaya doluşup neşeyle soyundukları bu güzel güne, bir şarkının polislerin coplarından tekmelerinden kurtularak bölük pörçük de olsa kulağımıza ulaştığı bu güzel güne, sevgilimizin bize sarılmadan önce dünyanın bütün muhtaçlarına sarılıp öyle geldiği bu güzel güne, saatlerin dakikaların söylediklerine karşı çıkarak, hatıraların arenasında dövüşerek, insanlık tarihinin enkazından her nasılsa sağ çıkarak vardım ben. şimdi gerçekten de uyumak istiyorum. yorulduğum ya da uzun bir mücadelenin sonunda güzel bir şeye kavuşmanın huzurunu hissettiğim için değil. güzel günün, güzel şeylerin geçici olduğunu unutmak için uyumak istiyorum. geçicilik duygusunun insanı hep hazır olda tutan despotluğundan kaçmak için uyumak istiyorum. böylece güzelliğin daha da küçük daha da geçici bir parçasına razi olarak uykuya dalıyorum. uyandığımda gün bitmiş oluyor, hayat azalarak sonsuza gidiyor, azalarak sonsuza gidiyor, azalarak sonsuza, azalarak...”
“bu ülkede pazar akşamlarının bir araya gelip, bırakın yetişkin bir insanı, herhangi bir şey meydana getirebileceğine inanıyor musunuz? getirse getirse bir yenilgi meydana getirir, bir yıkıntı meydana getirir.”
sessizlik...
“çünkü geçmiş bir insanı kuran değil, yıkan şeydir. daha doğrusu bir yandan kurarken bir yandan yıkar. hep bir savaş hali... kapısız penceresiz binalar, devrilmiş sokak lambaları, yerlerinden fırlamış kaldırım taşları, bir enkaz olarak insan hayatı. evet, büyüyemedik ama çocuk da kalamadık. bir enkazız yalnızca.”
alkışlar ve yuh sesleri...