Jules Verne’in Karpatlar Şatosu romanını okurken, bunun alıştığım Jules Verne maceralarından biraz farklı olduğunu düşündüm. İlk sayfalarda eski bir şatonun etrafında dolaşan gizemli olaylar nedeniyle doğaüstü bir hikâye okuyacağımı sandım. Ancak roman ilerledikçe, Verne’in korku atmosferini bilim ve teknolojiyle iç içe geçirerek bambaşka bir anlatı kurduğunu görmek beni daha çok etkiledi.
Benim için romanın merkezinde Kont Franz de Télek vardı. Onun yıllar önce kaybettiğini düşündüğü Stilla ile ilgili yaşadığı duygular, hikâyenin sadece gizem üzerine kurulmadığını gösteriyor. Franz’ın şatoya gitme nedeni merak değil, geçmişiyle yüzleşme isteği. Bu yüzden onun yolculuğunu okurken, bir maceradan çok takıntının ve özlemin insanı nereye kadar sürükleyebileceğini düşündüm.
Romanın diğer önemli karakteri Baron Rodolphe de Gortz ise beni en çok düşündüren kişiydi. Stilla’ya duyduğu saplantılı bağlılık, zamanla sevginin sınırlarını aşarak sahip olma arzusuna dönüşüyor. Onun bilim ve teknolojiyi kullanış biçimi de tam burada anlam kazanıyor. Gortz’un amacı yeni bir şey üretmek değil; geçmişi olduğu gibi koruyabilmek. Bence romanın en güçlü taraflarından biri de buydu. Teknoloji burada ilerlemenin değil, vazgeçememenin bir aracı hâline geliyor.
Başta köylülerin şatoyla ilgili korkularını okurken yaşananları gerçekten doğaüstü sanmıştım. Fakat olayların arkasındaki gerçeği öğrendikçe, insanların bilmedikleri şeyleri nasıl kolayca efsaneye dönüştürdüklerini fark ettim. Jules Verne’in, batıl inanç ile bilimi aynı hikâyede buluşturmasını oldukça başarılı buldum.
Roman boyunca beni etkileyen bir başka nokta da Karpat Dağları’nın atmosferiydi. Sisli yollar, terk edilmiş şato ve sessizlik, hikâyeye sürekli bir gerginlik katıyor. Mekân, karakterler kadar güçlü bir role sahipti.