Gemma!
Baksana incilendim, ben kurtuluyorum.
Yonga kalbi üzün kıldım usumdan, başkasının çektiğinden ölünmüyor. Ve farkettim ki yaşanmıyor da. Bazen sana yazmaktan başka çarem kalmadığını düşünüyorum ve yazıyorum. Çünkü sonsuz acı geçmeden evvel - yaşama tutunmaya çalıştığım zamanlarda- en uzaklardaki ışık hırsızlarıyla arkadaşlık ediyordum. Kaydı boş tutuyor, üzücü şeylere sahip olmaya özen gösteriyordum. Gemma, bir baksana bana. Sence de çok değişmemiş miyim, ne kadar huzurluyum. 'Şu haline bir bak' diyorsun tek rahatsızlığım aşk hamallığını devam ettirmek. Tozlu ve yamalı ideallerinin üstünü çizdim. Çok yönlü ama her yönünde mutlaka bir eksik bulmaya çalıştığın bana, verdiğin hududu öleyazdım. Ama şunu söylemeliyim; birlikte oynamak çok özeldi; biz bir yuva kurmuştuk, işte şu yol kenarına ve bu yol kenarına köşk misali, bende bir yama vardı, sende bir eski. Birlikte yarattık eskinin bir yenisini. Onu da geçtim Gemma, hatırlasana portakal saatim boynumda parlardı, saatten de anlamazdık ya o zamanlar, çevirir dururdun. Bozardın ayarını. Bir sağa bir sola, öyle de gülerdin, yanardım sana.
Bunları boş ver, unutalım gitsin. Gemma, hayatımın eskisi gibi olamayacağını biliyorum, biliyoruz çünkü biz artık adam olduk. Kafamızın içinde gitmesinden korktuğumuz ve şaşmaz gelmesinden de korktuğumuz binbir senaryolar var. Bana kızardın, 'bu mudur yani?' derdin, kendimi savunamadım diye, tenhalara kısıp yazgıma ve yangınıma ağladım diye, esaretten kurtulamadım ve zorlu sınavı geçemedim diye. Gemma, çok korkardım. Sen beni bırakır da bir başkasına gidersin diye çok korkardım. Korkularımı yenmemi söyledikçe de ben delirir kendimi daha da geri çekerdim. Sonuç olarak Gemma, yüzünde, eşsiz sesinde, gerçeküstü sahiciliğinde; o zamanlar ışık yalazının içinde gözlerin, cesaretin,