"Susmak dediğin hâl dilin zekâtıdır. Susan kârdadır ve zira pek çok günah dilin altında gizlidir.
Sen kendi tercihinle seçmiş değilsin ya bu sükutunu işte o yüzden mana veremez ve o yüzden anlayamazsın. Konuşabiliyor olduğu hâlde susmayı, dilsiz olmayı tercih etsen işte o zaman anlarsın. Zira susan kârdadır. Susmak bir hâl değil susmak bir makamdır ve susmak sözlerin efendisidir." dedi.
Peki, bugüne kadar enerjisini neye harcamıştı? Yaşamının olduğu gibi devam etmesini garantiye almaya çalışmaya. Anne babası kendisini çocukluğunda olduğu gibi sevmeyi sürdürsünler diye pek çok isteğinden vazgeçmişti.
Oysa gerçek sevginin zamanla değişip geliştiğini, yeni ifade yolları keşfettiğini bilmiyor muydu?
İnsan herhangi yaşta olursa olsun ve ne kadar ilme sahip bulunursa bulunsun ve dünyayı ne kadar unutursa unutsun yakınında birileri ölünce ölüm denen sırrı kavramaya başlıyor. Elbette ki ölüm sırrının hak olduğunu ve Allah'ın emrine karşı gelinmeyeceğini biliyor ama yine de hüzün ve hasret bir yandan yakıyor canını. Her gelenin gideceğini, her doğanın öleceğini ve her başlayanın biteceğini bilirim elbette. Lakin yine de insan kendini elsiz, kolsuz, dilsiz, sessiz kalmış gibi hissediyor. İçinde bir acı var, yalnızca "Allah" dediği an hafifliyor. Asla ölüme isyan değil bu dediklerim, sadece hasret... Ama vuslat var yine de ve bunu bilmek dahi içindeki ateşe bir yağmur gibi dökülüyor.
Lakin ne garip göremeyen gözlerim ağlamaktan heder oluyor. Göremeyen göz ağlayabiliyor. Belki de göz görmekten çok ağlamak içindir diye vehmediyorum çoğu zaman.