Güzel başlayan bazı romanlar ilerledikçe sarpa sarmaya başlar da bir umut okumaya devam edersin ya, hah işte ben öyle yapmayı bıraktım. Neresinde kaldığımı unutmayayım diye değil,
tam da neresinde vazgeçtiğimi hatırlayayım diye sayfayı köşesinden katlayıp rafa kaldırıyorum, yani artık istemiyorum Osman.
Okumak, yeni şeyler öğrenmek her zaman en iyi baş etme yöntemim oldu. Birlik ve beraberliğe
en çok ihtiyaç duyduğum bu günlerde de yine kitaplara sığınıyorum.
“Bizi çocuk olarak hatırlayan son kişi de gittiğinde, hâlâ var olduğumuz söylenebilir mi?”
Bahçıvan ve Ölüm, bir babanın ölümü etrafında dönen bir yas anlatısı gibi görünse de, aslında hafızanın, kimliğin ve var olmanın neye tutunduğunu sorgulayan derin bir metin. Kitap, büyük cümleler kurmadan, dramatik olmaya çalışmadan, okuru yavaş yavaş içine çeken bir ağırlık taşıyor. Ölüm burada bir son değil; geçmişin, çocukluğun ve korunmuş bir benliğin çözülüşü.
Babayı kaybetmek, yalnızca bir insanı değil, insanın kendisini ilk kez biri tarafından görülmüş hâlini de kaybetmesi anlamına geliyor. Çünkü anne babalar, bizi henüz kimse olmadan önce tanıyan son tanıklardır. Onlar gittiklerinde, çocukluğumuz da sahipsiz kalır.
Dili sade ama duygusu yoğun. Acıyı anlatmıyor; acının içinde duruyor, teselli sunmuyor. Sadece şunu fısıldıyor: bazı kayıplar, dünyadan çok insanın içinden bir şeyleri alıp götürür.
Bahçıvan ve Ölüm, yasın gürültüsünü değil, sessizliğini anlatan; okurken içimi acıtan bir kitap oldu.